29 Ekim 2017 Pazar

Mana


“Mana”
“İnsan”
“İyilik”
Nedir bunların anlamı?

Araştırmak, anlamak, aramak lazım mı?
Anlam arayışına girmek lazım mı?

Evet sevgili dostlar,
Artık bu konuyu yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Bu arada bir not; ben konuyla ilgili deneyimlerimin, aklımın, duygumun
söylediklerini, anladıklarımı, hissettiklerimi, düşündüklerimi
yazacağım, yazdığım her şeyin yüzde yüz doğru olduğuna dair bir iddiam
yok, hiçbir zaman olmadı, olmaz. Genel geçer doğrular olabilir, yaşama
dair bazı gerçek doğrular olabilir, bununla birlikte ben kendi
düşündüklerimi, kendi vardığım nokta hakkında sizlere ışık tutacağına,
bu paylaşımlarımla yaşamınıza sevgi, ışık, şifa akacağına inandığım
için yazıyorum.

Evet, bu konu hakkında da sizlerle bir nev’i beyin fırtınası yapacağız.
Her zaman olduğu gibi sohbet edeceğiz.

Eeveet mana?

Dünyanın geldiği noktada, “insanın” geldiği bugün ki noktada, asıl olayın;
“insanın” kaybettiği şeyin bizzat “kendisi” olduğunu düşünüyorum.
Yani bir arayış varsa, aradığımız şey “insan”
Yani “insan” “insanı” arıyor.
Sanırım “manayı bulmuş olana” “insan” demeliyiz.

Modernleşme sanırım “manayı”, “insanlığımızı” kaybetmemize neden olan şey.
Ya da yine aynı kök nedene geleceğim, yine “insan” “kendini” “manayı”
kaybetmemize neden olan şey.

Peki biraz kelimelerden ilerleyelim.

Hindu öğretisinde;
Kalbin bilgeliğine “manas” deniyor.
İlk insana da “manu”
“U” harfini sil “man” kalıyor, yani “insan”
 “vav” Vedud’un “vavı” desek
Yani “seven insan”

Kelimeler boşu boşuna olmamış
Lütfen okuyun, araştırın, iyi bakın, anlamaya çalışın.

“mani” “money” (okunuşu mani)
Bir anlamıda okunduğu gibi yazayım maanii, yani engel
“i” yi çıkar “man” “insan” kendini buluyor.

Yani engelleri biz koyuyoruz, buna modern hayatın istedikleri deyin,
çevreniz deyin, ihtiyaçlarınız deyin, modern hayatın hızı deyin, ne
derseniz deyin, asıl engel “kendiniz”.

Müslüman; “müslü” “man”
Selamete ermiş, barışa ermiş insan.

Aslında belki de, kaybettiğimizi aramak değil de, hatırlamamız lazım
diyebilir miyiz?
Çünkü niye? Zaten “ilk insan” “manu” “adem” “adam” zaten “seven” ve
“insan” olarak yaratılmamış mı?
Sevgi, barış yaradılışımızda var, öyle mi?

Peki birazda şu kelimelere bakalım;
İyilik
Mutluluk
Başarı
Para
Konfor
Bilim
Ben
Ve diğeri
Bir deyişle “el”
El, el ne der?

Mutluluk nedir?
“Mutluluk içimizde” diye klişe bulunan bir anlatım var.
Aslında ne kadar anlamlı. Biz hep dışarıdan kaynak arıyoruz, mutlu
olmak için dışarıdan kaynaklara ihtiyaç duyuyoruz, mutluluğu dışarıda
arıyoruz.
Param var, daha fazla para,
Başarılıyım, daha da başarılı olmalıyım, ya da başarılı olmam şart
diyoruz, öyle mi ki sizce?
“Her şeyin en iyisi, en güzeli, en fazlasına sahip olmalıyım” bakış açısındayız.

Peki, hayat bu mu, yaşam böyle bir pazarlama hali mi, kendimizi,
yaptıklarımızı, buna ihtiyacımız var mı?
Bu konfor içinde olmamız şart mı? Ve bu konfor her zaman böyle mi kalıyor?
Yani her an başarılı, her an güzel, her an çok zengin olabiliyor muyuz?

Peki, hayatta bu pazarlamanın içinde yolumuzu kaybederiz, farkında mıyız?
Konfor içinde çürüdüğümüzün, modern hayatın hızına yetişmek için
sürekli durmadan yol almaya, mücadele etmeye çalışıtğımızın farkında
mıyız?
Peki, arıza çıkaran bir şey olmadığında, rutinde her şey yolunda
olduğunda, hep, yaşam boyu mutlu olacağımızı sanıyoruz, farkında
mıyız?
Peki, bu yolda ilerlerken, “kendimizde” olmadığımızı, hep “dışarıda”,
“dış dünyada” olduğumuzun, yavaş yavaş iflas edip, geriye doğru
gittiğimizin farkında mıyız?

Bir kelime daha;
“Hakikat”

Hakikat bu mu? Biz aslında, bu konforun içinde, “hakikate” değil,
“yola” inanmış olmuyor muyuz?

Bu araya bir öneri gireyim, aklımın yettiğince;

Edebiyat, sanat, irfan, felsefe bunların yerini tutsa, acaba “manaya”,
“hakikate” doğru ilerlememiz daha olası değil mi?
Edebiyatta, sanatta, felsefede; soru sorma, çalışma, pratik yapma,
irdeleme, anlamaya çalışma, deneyimin önemi, sevgi, saygı, güven,
iyilik, güzellik, estetik var sanki, ne dersiniz, öyle değil mi?

Peki, tüm bunları fark etmek, gerçeğin, hakikatin, mananın ne olduğunu
anlamaya çalışmak, fark etmeye başlamak çok önemli, öyle değil mi?

Tabii bununla birlikte farketmeye başlamak acılı bir süreç, bunu
bilelim ve şunu da bilelim “gerekli”.
Evet peki, neyi fark etmekten bahsediyoruz? Konuşalım.

Hayatı bir bütün olarak kabul etmek gerek.
Yaşamda neşe de var, hüzün de, acı da…

Modern yaşam, modern meslekler örneğin, hakikatle insan arasına perde koyuyor.
Ne yapıyoruz? Neşeyi kabul ediyoruz, konforda neşeyle kalmayı kabul ediyoruz.
Aklımızın konfor arayışı var, konformizm hakikat arayışına “mani” oluyor.
Hüznü, acıyı hastalık görüyoruz. Sıkıntıyı, sorunu, başarısızlığı,
ayrılığı vb hastalık, kötü, olmaması gereken bir şey olarak görüyoruz.
Antidepresanlar, ağrı kesiciler dünyasında yaşıyoruz, ilaçlar
kullanarak acıyı yaşayıp, sürecinde suya akıp gitmesine engel
oluyoruz, aksine ilaçlarla acıyı içimize gömüyoruz, acıyı daha da
güçlendiriyoruz, hatta normal olan acıyı, a-normal hale getirmiş,
sağlıksız hale getirmiş oluyoruz ve acıyı kalıcı kılıyoruz.

Ne kadar güçlü, ne kadar akıllı vb olursanız olun acı çekersiniz.
Yaşamda hoşa giden şeylerde var, hoşa gitmeyen şeyler de var. “Acının”
varlığını kabul etmek işi bir nebze kolaylaştırır. İllaki zordur,
bununla birlikte kabul etmek biraz daha süreci hafifletebilir.
Acıyla baş etmeye çalışmaya, savaşmaya da gerek yok, acıyla yüzleşmek,
bundan kurtulmaya çalışmak değil onun varlığını kabul etmek gerek.
Tabii bu demek değildir ki, hiçbir şey yapma, otur acıyı çek, derbeder
ol, anlamında değil. Fark et, dikkat et, yaşamda tehdit olan şeylere
daha fazla dikkat et.

Mana arayışında, yaşamın anlamının arayışında “iyilik”
“İyilik”
Biraz da bu konu üzerinde konuşalım.
Yardımlaşma, işbirliği içinde olma.
Yaşamda “ben” ve “benden başka diğer insanların, canlıların” da var
olduğunu ve diğer insanlardan/canlılardan ayrı olmadığını ve herkesin
aslında yaşamda birbirine bağlılığını bilmek gerekli. Bunun yaşamın
tam da gerçeği olduğunu, “senin meselenin” sadece “sen” olmaması
gerektiğini bilmek gerekir.

Bir parantez açalım.
(Peki, başkaları derken, şununla da karıştırmamak gerek;
Katılımcı, paylaşımcı, işbirliği içinde olmalıyız evet.
Bununla birlikte; bu başkalarının her dediğini kabul etmek, her dediği
doğrudur demek anlamına da gelmiyor. Ve bir de sıkça yaptığımız, olayı
“ben”den tam tersine çevirip “sadece başkaları” içinde yaşamımıza yön
vermemiz demek değil, demek istediğim. Bizler başkalarının söylediğine
o kadar önem veriyoruz ve o kadar onların sözüyle, onların kararıyla,
onların beğenisi için hareket ediyoruz ki. “El ne der? Ele güne
karşı.” “O ne derse doğrudur, hoca ne derse doğrudur” “Onlar için
yapıyorum.” Çok sık kullandığımız cümleler ve yaşama bakış halleri.
Sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, araştırmadan, körü körüne.
Bahsettiğim bu değil. Bahsettiğim “ben”cil, sadece “ben” odaklı bir
hal değil, iyilik, sevgi odaklı, işbirlikli, paylaşımcı, katılımcı bir
yaşam hali.

“Ben” olayını, yukarıda konuştuk, içine bakmak, kendi aklını dinlemek,
aklını geliştirmek, deneyimini geliştirmek, tekamül sürecinde
ilerleyebilmek için yapılanları yapmak ayrı bir olay. Daha doğrusu
ikisi bir bütün. “Sen” tekamül sürecinde ilerlerken, “kendinin” bu
sürecini başkalarının tekamül sürecine katkı için paylaşmak,
işbirlikçi olmak gibi. )

İyilik konusuna biraz daha devam edelim.

İyilik nedir? Göreceli midir?
Bir kötülük yapmak isteyene yardım ederek ona iyilik yapmış oluyoruz. ?

Burada acaba “niyete” mi bakmak lazım. Kalpte iyi bir niyet varsa,
niyet iyileştirmek, sağlık için, şifa için, huzur için gibi “iyi”
niyetse sanki bu koşulda asıl “iyilik” dediğimiz şeyden bahsediyoruz,
ne dersiniz?

Geçmişte başıma gelen bir olaydan bahsedeyim.
Tek, kendi evimde olduğum bir dönem, annemlerde karşı dairemde oturuyor.
Apartmanın asansöründe aidat borç listesini asmışlar, babam ve benim
adımı içeren bir yazıda da borcu olanlar şu şu tarihe kadar borcunu
ödemezse avukata, mahkemeye verilecektir yazıyor.
Asansöre her binen bu yazıyı okuyor, herkes, her komşu kendine göre
yorum yapıyor.
İşte “insanın”,  modern dünyada “geldiği hale” harika bir örnek.

***Dünyadan “şu an ki insanı” çıkar, dünya “cennet”.
“İnsandan” başka hiçbir canlıda dünyayı, doğayı bozma, yıkma, yok
etme, kötülük etme gibi gibi bir yaradılış yok.
Dünyayı cehenneme çevirme potansiyeli olan tek canlı “insan”.

 Bu örnek olayda;
O yazıyı yazan, o yazıyı okuyan, yönetici, komşu, misafir kişilerden
en az bir kişisi
Bana ve/veya babama
Bir derdin mi var? Hayırdır, neyiniz var, neden ödemediniz, ödeyemediniz?
Komşuyuz, akrabayız vs gibi bir yaklaşımla geldiğini hatırlamıyorum.

Peki ya;
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Modern hayat bunu değil, hiç sormadan, ilgilenmeden direkt avukata
vermeyi öğretiyor. Yani “mana”dan gittikçe uzaklaşmayı, “insan”
olmaktan gittikçe uzaklaşmayı öğretiyor. Dolayısıyla cenneti yaşama
olasılığından uzaklaştırıp, cehennemi yaşamamızı sağlıyor.

Aslında tabiatımızda olan, sevgi, iyilik, iyi niyet, biz tabii olanı
unuttuğumuz için, borç listesine o notu düşüyoruz ve borç listesine
yapıcı olmayan yorumları yapıyoruz.
İyilik yapmak doğal, doğalımızda var.

Bir de şöyle bir durum var, rakip görmediğimiz zaman iyilik etmekte,
el uzatmakta bonkör oluyoruz.
Zaten rakip değiliz ki, biriz, birbirimize bağlıyız.

Neler yapıyoruz?
Bilgi, para, sevgi paylaşmıyoruz. Özel yaşamda da, iş yaşamında da.
Rakip görmüyosa, “hiç yoktan” “2 el” bir zahmet, lütfen uzanıyor.
Başkasının başarısı, mutluluğunu istemiyoruz.
Halbuki onun başarısı, mutluluğu sana da yansır bilmiyoruz, fark
etmiyoruz, çünkü “ben”de kalıyoruz, “biz” ya da “ben ve sen”
diyemiyoruz.

Bir de iyilik, iyi niyet yayılan ve sevgi yayan, sağlık yayan bir şey.

Evet peki, iyilik? Devam edelim.

“Edepsize haddini bildirmek, yoksula hırka giydirmek gibidir.”
Yani farklı deyişle yanlışı belirt, anlat, söyle, iyileştirmek,
doğruyu buldurmak için bu bir iyiliktir diyebiliriz sanki, öyle değil
mi?
Ama tabii niyet  her halikarda halis olmalı.

Niyet.

“Kendi”, “özgün varoluşunu” bulup, ona uygun yaşayınca yapılanlar hep
iyi oluyor aslında.

Bir bakışla, yine kendini düşünerek de iyi niyetle düşünüp,
davranabiliriz, nasıl mı? Neden mi?
Kendi tekamülüne destek olması için.
Samimiyetle, bu kişiden bir şey öğrenir miyim, tekamülüme desteği olur
mu? Sorularıyla yaklaştığınızda, daha iyi dinleyici, anlamaya çalışan,
işbirlikçi, yapıcı olabiliyoruz.
“Nefs perdemi” aralayıp, “manaya” yaklaşmama destek olur mu? diye bakarsak yol
alırız yaşamda.

Yaşamda bazı şeyler tartışmasız aslında.
Neyi tartışıyoruz? Cömertlik örneğin, ihtiyacı olana yardım etmek örneğin.
Konformist iyilik de var bir de modern yaşamda.
Kedileri, hayvanları seviyor, insanları sevmiyor.
Ya da koşullar kendisi içinde iyiyse, çıkar içinse de iyilik yapıyor.

Her koşulda, “zor” olanla karşılaştığımızda da, aynı iyilik haline
sahipsek asıl iyilikten bahsedebiliriz.
Kediye, hayvanlara, yoksula, komşuya, yolda kalmışa, başarılı kişinin
başarısına, iyi şeyler üretene ... iyi niyetle, sevgiyle destek
oluyorsak “manaya” “özümüze” “insanlığımıza” yaklaşıyoruz.

Belki bir küçük parantez lazım buraya;
Burayı çok önemli buluyorum.
Bugün ailelerde, dünyada bunu çok yaygın izliyoruz, yaşıyoruz.
***
“Birinin yoksulluğu, bir başkasının kendi üzerine düşen, kendindekini
paylaşmamasından kaynaklanır.”
Buyrun bakalım düşünün, burayı iyi düşünün.

Dünyada herkese yetecek kadar madenler, su, deniz, hava, orman, doğal
kaynak diyeyim özetle, maddi manevi zenginlik mevcut, dünya öyle var
olmuş ki.
Doğa, dünya adalet üzerine kurulu bir düzene sahip.
Bugüne, modern yaşama gelelim;
Toplumsal dolaşım, adalet üzerine tesis edilmemiş.
Zenginlik ayıp günah değildir. Tamam. Buna itiraz yok.
Ama ama ama “Çok zenginlik sorgulanması gereken bir şeydir.”
Ne dedik yukarıda;
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Yaşamda boşluk gibi bir şey yok aslında, varlık var, var olma var.
Var olma ve varlıklı olma var. Herkes için.
Sen kardeşlerin sıkıntıdayken büyük zenginlik, çokça kişiye yetecek
zenginliği sadece min 3-4 kişi olan belki tek kişi olan kendin ve/veya
çekirdek ailen için kullanıyorsan, bu doğru değil, bu doğaya,
varoluşa, gerçek, hakikate, manaya, insana uygun bir şey değil.

Peki acaba insan sanki hiç ölmeyeceğini mi düşünüyor, bu duygu mu onu
bunlara itiyor?
Ölüm
Modernlik, insanı ölümsüz olduğuna mı inandırıyor?
Ölümsüzlük duygusu, konfor arayışına, sahip olduklarımızı sürekli arttırmak ve
biriktirmek arzusuna itiyor bizi.

Ve bir de endişe, kaygı getiriyor. Sürekli bir geçmişle ve gelecekle
yaşam hali getiriyor bize.
Fakir olabilirim diye biriktiriyoruz.
Yemediğimizi dolapta saklıyoruz.
Endişe, geleceğe dair olumsuz düşüncelerle yaşıyoruz.
Sizin olmayan, elinizde, hükmünüzde olmayan bir şey için, gelecek gelmemiş bir
şey için gelmiş gibi endişelenmek.

Buraya kısa bir çözüm önerisi gireyim;

Bütün dinlerdeki ibadetlerde var, ibadetin özü nedir? Dur, o ana odaklan
Bunu sanat yaparken, yazarken de yaparız.
Çocuklar oyun oynarken yaparlar.
Eve hep geçikir çocuk.
Çünkü oyun oynarken akıştadır, ölüm endişesi, gelecek kaygısı yoktur.

Buraya da bir parantez gireyim;

Akış denen hadiseye de, anda olmayı da kolaylaştıran şey “deneyimdir”.
Akış denen, zihin durumunun birinci kuralı “deneyimdir”.
Bir adanmışlık ve o konuya yatırılmış bir zaman gerekiyor, pratik
yapmak, çalışmak gerekiyor.
Bir de duygu hissetmek, iç sesi, iç düşünceyi değil, hisleri, iç hisleri
dinlemek gerek.
Hüznü, kaygıyı da, neşeyi de, hepsi lazım.
Bunlar olacak ki; kitaplar, resimler, müzik olacak ve dolayısıyla
yaşamın ahengi olacak.

Peki ne yapmalı?

Tüm bunların en önemli çözümleri;
Yukarıda da konuştuk. Sorunun içinde cevabı, çözümü de mevcut.

Sorun “insan” ken cevap, çözüm de “insan”
Ne dedik?
“İnsan insanı kaybetmiş, insanı tekrar bulmalı.”
Değil ise herkes için cennete kavuşmak, cennette yaşamak varken,
cehennemi yaşarız.

Ölümlüyüz bilmek, fark etmek, anlamı aramak, manaya ulaşmaya çalışmak
ve bunu yaparken de; “ana” odaklanmak.

Ölümle aramızdaki ilişki, anlam arayışına açılan kapı, bunu görmek, anlamak.

Modern hayatın hızlanması, insanların iyiliğe açılan kapılarını kapatıyor.
Bu kapının kapatılmasına engel olmaya çalışmak, durarak, sanatla,
ibadetle, edebiyatla…

Bilimden de, kadim bilgilerden de yararlanmak…
Halk bilgeliğinden, insanlık tecrübelerinden yararlanmak.

Sorgulayarak, anlamaya, bulmaya çalışarak.

Ve şunu bilmeliyiz ki, ulaştığımız sonuçların çoğu pratik modern yaşamda tam
karşılığını bulmayabilir, kolay değil, yine de devam etmeli “insan”,
“insan”lığına kavuşmak için.

Uzun lafın kısası dostlar;
Doğu sözlerini sosyal medyada paylaşıyoruz ya, kaç beğeni aldık diye
girip girip tekrar tekrar bakıyoruz, görükçe kopyalayıp yapıştırıp
paylaşıyoruz.
Bu sözleri yine paylaşalım, ama aslolan bu sözleri anlamaya, manaya,
insanlığımıza ulaşmak için özümseyelim. Yaşamımıza bu anlamı, manayı
yansıtalım, yaşamımızda “manayı” arayalım, bulmaya, manaya yaklaşmaya
çalışalım.

Ve dolayısıyla kaybettiğimiz, “insanı”, “insanlığımızı” bulalım.
“İnsan” olarak, cenneti yaşayalım.

O vakit alışveriş merkezleri, banka dolu, bina dolu bir dünya yerine,
koşan ve nereye vardığını anlamayan, hızlı olup sonuçta ne elde
ettiğini anlamayanlar olmak yerine,
boşluk hissinde olmak yerine, saf sevgi, aşk dolu bir cennette
“insanlığımızın” tadına vararak, büyük ve kutsal bir varlık
olduğumuzdaki manayı anlarız.

İşte ara ara cümlelerimde geçirdiğim gibi;
“Manayı” anladığın gün…

Sevgiyle, aşk ile…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder