3 Eylül 2015 Perşembe

Ülkü Elif Gürışık Hanımefendi, bir ışık yolculuğu, bir ışığın yolculuğu...

Ülkü Gürışık Hanımefendi ile görüştüğümde, tüm diğer görüştüğüm çok değerli kişilerden farklı olarak, sadece eğitim yaşamı, iş yaşamı, okumanın önemi, eğitim öğretimin önemi konularına değinerek yaşamından parçalar sunmak istedi.
Bunu destekleyen yaşamdaki duruşu, başarısı, ailesine, çevresine, Türkiye ve yurtdışında iş ve özel çevresine, insanlığa katkısı da; bu konuların ne kadar önemli olduğunun bir yansıması diye düşünüyorum.
5 yaşındaykenden itibaren doktor olacağım diye tutturmaya başlamış. Adana’da İhsan Ünal ve Sakıp Önal, her ikiside hekim, aile dostları imiş. İhsan Önal’ı anlatırken “operatör hekim, albay, soğuk ve mesafeli birisiydi” diye anlatıyor. Buna rağmen, doktor olma isteği, sevdası ile “İhsan Ağabeye gidelim.” diye babasına tuttururmuş. Doktor Bey’in odasındaki camekandaki makaslara, küçük tıbbi alet edevata bakarak heyecanlanıyor ve hekim olma isteği pekişiyormuş.
Okula başlangıç serüveninden konuşalım, tatlı anılar... O dönemlerde 7 yaş barajı var iken 6 yaşında; öğretmen olan halası, Ülkü Hanımefendi’yi Kurtuluş İlkokulu’nun başöğretmenine ziyarete götürür. “Zayıf, saçlarını arkaya toplamış, zarif bir otoritesi vardı” diye tarif eder başöğretmenimizi, Ülkü Hanımefendi. Başöğretmen “ Yaşı çok küçük, ama yine de kaydını yapalım bakalım.” der. Ve Ülkü Hn’ı destekler. O gün ilk dersini de verir. “Artık okullu oldunuz, öğretmenlere başınızla selam vereceksiniz” diyerek. Çok istekli olan Ülkü Hanımefendi ilkokulu başarıyla bitirir. Lokal gazetelerde birincilikle geçen çocukların isimleri yazılırmış, Ülkü Hanımefendi’ninde sık sık ismi geçermiş. Hep ama hep amacı doktor olmakmış. Sohbetimiz sırasında, özellikle bir öğretmeninden bahsetmek istedi. İsmet Ramazanoğlu Hanımefendiden; İsmet Hanımefendi, “Genç hanımefendiler oluyorsunuz, tavsiyem klasik romanlar okumanızdır, klasik romanlar beyninizi güzelleştirir.” dermiş. Türk klasiklerinden başlayarak, Rus, İngiliz klasikleri gibi klasikleri önerirmiş. Öğretmenlerininde gözdesi olmak isteyen Ülkü Hanımefendi, bu tavsiyeleri harfiyen uygularmış. Paralarını, harçlıklarını hep peri masalları kitaplarına, klasik kitaplara yatırırmış. Orta son sınıfta Adana Kız Lisesi’nin kütüphanesini en çok kullanan öğrenci olarak ödül almış, ödülü ise bir İngiliz klasiği olan Jane Eyre olmuş. Tüm bu klasik kitapları okumanın, yıllar sonra Cambridge’e gittiğinde hiç kültürel zorluk yaşamamasını sağladığını söylüyor. Bir anısını paylaşıyor anlattıklarının arasında; “Bir gün İsmet Hn’ın evini aradım, telefona kızı çıktı. 1950lerde kendisinin öğrencisi olduğumu söyledim, kendisine teşekkürlerimi iletmek istediğimi anlattım. Kendisine bugünlere gelmeme katkısının büyük olduğunu düşünüyorum. Kızı, kendisine iletiyor söylediklerimi. Daha sonra babam vefat ettiğinde İsmet Hn duyuyor ve evimizi araştırıyor, bulup geldi ve başasağlığı diledi. Çok mutlu oldum. Bize “klasik kitaplar, beyninizi zenginleştirir” lafını hiç unutamam.”
Büyük değerler, böyle İsmet Hanımefendi gibi öğretmenlerimiz. Kendileri değer olduğu gibi değerlerde yetiştiriyorlar. Hepsi var olsun, sağ olsun.
Ülkü Hanımefendi, sohbetimiz arasında aklına geldikçe küçük notlar düşmek istedi. Keyifle notlarımı aldım. Babası Galatasaray Lisesi’ne gönderilmiş, babasının babası vefat edince, yarım bırakıp Adana’ya geri dönmek zorunda kalmış. Annesi Makbule Hanımefendi’yi de 1 gün okula göndermişler, aynı gün “ağa kızısın okuman doğru değil” demişler ve okula göndermemişler. Babası eve 3 gazete alırmış. 2si genel, 3ü yerel. Evde illaki gazete okunurmuş. Ülkü Hanımefendi ve kardeşleri, akşamları annelerine baş makaleleri okumakla görevliymiş. Kış geceleri, mangalda pestil yumuşatıp içine fındık, fıstık koyup çocuklarına verir, kendisine klasik romanları, baş makaleleri okumalarını istermiş. Mangal başında kitap okuma ritüelleri olurmuş. Bu hem kendisi için, hem de çocukların okumaya teşviki için, çok özel ve güzel bir yöntem oluyormuş. Hem de ailecek yapılan, anne ve çocukların yaptığı çok özel ve güzel bir etkinlik, keyifli bir beraberlikmiş.

Bu haller başka aileler tarafından da çokça yadırganırmış. Ahhh ah...

Ülkü Hn için çok okuyor diye de çevrede çokça dedikodu, çokça yadırganma olayı yaşanırmış.
Adana Kız Lisesi’ne gitmiş. Ortaokula geldiğinde okuma istersen demişler. Çok tepki göstermiş Ülkü Hanımefendi. 1953’ler. Okumak ve doktor olmak ideali diye söylemiştik. “O hedefe gitmek zorundaydım.” diyor. Annesi ve babası okumasını desteklemiş. “Bir mesleğiniz olsun, kolunuzda bir altın bileğiniz olsun, isterseniz kullanmayın” derlermiş. Adana’da kız çocuğunun okumasına, çevrelerinde pek iyi bakmazlarmış. Gel gelelim, lise bitmiş. Öğrencileri, üniversiteler ayrı ayrı sınavlara alıyorlarmış. Ülkü Hanımefendi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi giriş sınavını birincilikle, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi giriş sınavını üçüncülükle kazanmış. 1955-1956. 17 yaşında iken. İstanbul Üniversitesi’ni tercih etmiş.

İlk gidişiyle ilgili ilk anısını paylaşır; “Bir büyük ağabeyimize emanet ettiler, birlikte gideceğim. Gittik, araba vapuru ile karşıya geçtik, Sirkeci’ye geçtik ve vapurdan indik. Birdenbire beraber gittiğim kişi çantasını unuttuğunu fark etti ve bir telaş ile vapura geri bindi ve gitti. Ben o an kalakaldım, ne yol bilirim ne yordam, oracıkta saatlerce geri dönmesini bekledim.” İlk İstanbul anısı bu olmuş. Merak etmeyin dönmüş dönmüş. Kim bilir ne kadar süre sonra? 

O zamanlarda, kız arkadaşlarımızla ilk zorlandığımız ortak konu; “Kız Lisesi’nde okumuşuz, ilk defa yabancı erkeklerle arkadaşlık edeceğiz, nasıl edeceğiz?” Konusu idi. O döneme kadar sadece akrabalarımızla görüşmüşüz. Aydın bir hocamız vardı. Kendisine danıştık. Bize cevabı çok net ve çok anlamlı idi. “Nasıl kız arkadaşlarınızla arkadaşlık ediyorsanız, erkek arkadaşlarınızlada öyle arkadaşlık kuracaksınız.” 1956’nın anısı.

Bu arada, ülkemiz bir yerden bir yere nasıl ilerlemiş, ne güzel ilerlemiş, lütfen gerisin geriye tekrar döndürmeyelim diye niyet etmek geliyor içimden, bunları dinledikçe...

İyi yönlerimizi cebimize koyalım, kötü yönleride iyileştirerek devam edelim diliyorum. Her şeyden önce çağdaş olalım, ondan da önce “insan” olalım, kadın erkek ilişki sorgulaması değil, “insanlık” sorgulaması seviyesinde olalım, bize yakışan bu. Ülkü Hanımefendi’nin üzerine basa basa tekrarladığı bir konuda; “Adana’nın kalburüstü ailelerinin çocukları bizlerin lise öğretmenleriydi. Bize çalışmayı aşıladılar, adab-ı muaşeret dersleri verdiler. Hepsi birbirinden zarif, incitmeden, zarifçe, olumlu öğretilerle bize yaklaştılar.” “Çok şanslıydık, müthiş öğretmenlerdi.” “Yine aynı şekilde, İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitmenlerimiz de inanılmazdı.” Yine o dönemlere ait bir anısını anlatıyor. “Üniversitede en yakın arkadaşlarımdan birisi Rum idi. Vasil. Adana’ya geldi, banada arkadaşımı gezdirmek, O’nu ağırlamak düşer. Müze, Taşköprü vb gezidiriyorum. Anneme gelen gelene, kızını sarışın bir oğlanla gördük diyerek. Anneminde cevabı, telaş etmeyin üniversiteden arkadaşı. Annem çok akıllı kadındı, son derece zeki bir kadındı.” Makbule Hanımefendi gelenleri susturur.
Yine bir aahhh ah... Güler misin, ağlar mısın, karikatür gibi, bir taraf gelişmiş, iyi niyetli, diğer taraf cahilliğin ve art niyetliliğin derin sularında boğuluyor, başkalarını da suyun dibine çekmek için bir çaba bir çaba. İyi niyetten, güzel düşünceden nasıl da uzak, içimizdeki cennet, içimizdeki şeytan. Haydi bakalım hayırlısı.

Vardır ya, fıkra; cehennemde zebaniler ateş üzerindeki kazanların başında nöbet tutuyorlar. Kazanın birinde bazıları cezasını çekmiş, deneyimini kazanmış, öğreneceğini öğrenmiş, deneyimlemiş, tekamül sürecini tamamlamaya başlamış, kazandan çıkıp cennete geçecek, bir türlü çıkamıyorlarmış, tam çıkacaklar aşağıdan birileri çekiyormuş, tam çıkacaklar yine birileri aşağıya çekiyormuş. Zebaniler kendi aralarında konuşuyorlarmış, “Türk kazanı, malum.” Bu misal, hoş biz kendi kendimizi güzel eleştiririz o ayrı, bu Türklükle de pek alakalı değil, insana has bir olay, dünyanın birçok yerinde cahillik, kötü niyet, gelişmiş, iyi niyeti çürütmeye, yok etmeye, geriye çekmeye çalışır ve gücü büyüktür, olumsuz enerjinin gücü çok büyüktür, bize düşen iyi niyeti, iç dış güzelliğini, sevgiyi gelişerek, akılla, bilimle, ilimle korumaya ve daha da geliştirmeye çalışmaktır. Bu dünya böyle, yapacak bir şey yok gibi kurban rolüne bürünmek, bizde kötü olursak bizde kazanırız, kötünün yanında olalım parası var bize para kazandırır gibi gibi çoğaltılacak yaklaşımlarla dünyamızı daha da kötü bir hale getirmek, pis, kötü, karanlık bir dünyada yaşamak ayrıca bir de çocuklarımıza böyle bir dünyayı bırakmayı mı tercih edeceğiz?

Ben size söyleyim, ben iyiliği, sevgiyi, saygıyı, güveni yaşamına yansıtmış, özümsemiş hem de zengin çok insan tanıdım, tavsiye ediyorum, diğerlerinden daha mutlular. Hatta zengin olmayıp, şartları zor olup, yine iyiliği tercih etmiş, çokçada insan tanıdım, onlarda gayet mutlular emin olun mutlular. Zengin olup art niyetli, kötülükle meşgul insanlardan çok daha mutlular, özellikle “zengin olup” açıklaması/sıfatı ekliyorum, çünkü dünyamızda o kadar maddeci, maddiyatçı ki hani sırf zengin olmak için zengine boyun eğen, kötü de olsa ona hizmetkarlık eden çokça insan olduğu için, sırf para, madde için kötülüğü seçen çok insan var, e bir de buna cahillik eklenince vay halimize, sonuç olarak seçim sizin. Seçim kişinin kendinin. Makbule Hanımefendi seçimi iyilikte, gelişmişlikle, aklını kullanarak yapmış, hiç bir şeycikte olmamış, ne güzel de yaşamını yaşamış, bugün de bakın kendisini nasıl sevgi, saygıyla anıyoruz. Kaybetmiş mi? Yooo, aksine kazanmış, bu dünyada da kazanmış, arkasından konuşulan şu an ki bulunduğu yerdede kazanmaya devam ediyordur diye düşünüyorum.

Evet devam edelim; Ülkü Hanımefendi, Ankara Üniversitesi’nde de ihtisasını yapıyor. Her yıl iyi notlarla geçiyormuş. Bir akrabası İzzet Bey bir gün Ülkü Hanımefendi’nin annesine gitmiş, La Fontaigne’in masalından alıntı yaparak Makbule Hn’a “Yarın bir gün dönüp sizi beğenmezse görürsünüz.” demiş. Makbule Hn’da “Bak oğlum İzzet, Ülkü’ye, dayınla ben gereken terbiyeyi verdik. Yarın bir gün dönüp bizi beğenmezse o Ülkü’nün kaybı olur.” demiş ve konuyu kapatmış. Yine çok zekice ve sevgiyle. Vay İzzet Bey vay. Ülkü Hanımefendi 5.sınıfa gelmiş, aynı İzzet Bey bu seferde “Hala nerden biliyorsunuz sınıfı geçtiğini?” demiş. Makbule Hn’da “Kızıma güveniyorum.” demiş.

İzzet Beyler her yerde, her zaman var. Bize düşen Makbule Hanımefendileri yaşamak, yaşatmak ve çoğaltmak. İzzet Bey olması kolay, aslında Makbule Hanımefendi olmak da kolay, sadece biraz daha zorlayıcı, çünkü İzzet Beyler çoğunlukta olduğu için çoğunlukla ve gelişmemişlikle uğraşmak kolay değil, ama aklı, duyguyu iyi, doğru kullanmakla bu işi halledebiliriz, biz yaptıkça çevremizde yapar, onlar yaptıkça onların çevreleri de yapar, iyilik ve gelişmişlik çoğalır da çoğalır.
Dünyamız daha yaşanası olur, her şeye, her yere, her insana yansır, duygumuza, bedenimize, doğaya, bitkilere, hayvanlara yansır.

İnanın iyilik, sevgi, gelişmişlik, bilim, ilim beyaz, pembe, ferah bir dünya yaratır, ruhumuzda ve dünyamızda gökkuşakları yaratır. Şimdi aşırı analitik, gerçekçi denilebilen mantık ağırlıklı profile sahip olan kişiler şimdi başlamıştır söylenmeye “Pollaynnacılık”, bu kız hangi dünyada?” peki dünya kötü, insanlık kötü diye sende kötü ol ve/veya karamsar ol, kurban rolü oyna, eee, ne kazanacaksın? Kötü, olumsuz düşün, ne kazanacaksın? Ben sana söyleyim, içindeki cehennemi kazanacaksın, içindeki cehennem büyüdükçe de çevrendede cehennemi oluşturup kendi cehennemini yaşayacaksın. Özetle bu olacak.

İyiliği, gelişmeyi, sevgiyi, bilimi, ilimi anlamayı seçersen de tam tersi içinde cenneti yaratıp, yaşayacaksın, çevrende de zaman içinde cenneti yaratıp, oluşturacaksın. Huzuru, sağlığı, mutluluğu bulacaksın. Seçim senin. Madem analitiksin, verilerle konuşalım, aç Kur’an-ı Kerim’i oku lütfen, inansanda inanmasan da oku, bir kitap gibi oku, bakalım içinde neler bulacaksın?

“Azabı senden acele istiyorlar. Oysa cehennem, o küfre sapanları çepeçevre kuşatmış bulunuyor.” Ankebut Suresi 54.ayet

“Kötülükler kazanmış ise; her bir kötülüğün karşılığı kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. ........Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir............” Yunus Suresi 27.ayet’in bir bölümü

“Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada acı dolu nefes alıp vermeler vardır.” Hud suresi 106.ayet

Kötülük, cehennem kişinin kendi içindedir, cehennemi nerelerde arıyorsun, önce bir içine baksana, her şey senin içinde, ayrıca içinde olanın dışına vurmasında ve bunların çevrene yansımasında. Cehennem ateşinde yanmak ya da yanmamak kişinin kendi elindedir, kendi içindedir. Dolayısıyla cennet de, cehennem de bugün bizimledir. Hani bazı insanlara “nur yüzlü”, “melek gibi” deriz ya işte o insanların nuru, ruhu, duygusu, aklı, zihni, içi dışı, temizliği, cenneti yakalamış, yüzlerinden, bugün sık kullanılan kelime “auralarından” nur, huzur, iyilik, güzellik ışığıyla ışımaktadırlar. Bu insanlarla birlikte olmak istersin, sohbet etmek, hiç bir şey yapmasan bile aynı mekanda olayım yeter, bana iyi geliyor dersin. Aksi de var tabii kötülüğe kendini hapsetmiş, kendi kişisel cehenneminde yaşayan kişilerle olmak bir süre sonra seni sıkmaya, üzmeye, yormaya başlar, kendi cehennemine seni de sürüklemeyi ister.

Stres, depresyon, mutsuzluk, umutsuzluk, dedikodu, bozgunculuk, yıkıcılık bugün negatif enerji dediğimiz şeyler değil midir? Tüm bunların aksi, iyilik, yapıcılık, huzur, mutluluk da pozitif enerji değil midir? Önce kendini değiştir ki, her şeyin değişmesini iste. Sen iyiliği seç ki sana da çevrenede iyilik gelsin. “Bir toplum kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. “ Enfal Suresi 53. Ayet Bir süreçteyiz, bir yaşam oyunundayız diye konuştuk, ilk paylaştığım yazılarımda öyle değil mi? Bu süreçte iyinin karşısında kötüde olacak ki, iyinin değeri anlaşılacak, kişi süreçte ilerleyecek devam edecek öyle değil mi? Bu süreç cehennemden çıkıp cennete doğru ilerlemek değil mi? Hepsi içinde, hepsi senin, benim içimizde...

Ya Şeytan? Şeytan da nihayetinde doğruyu yanlıştan ayırt etme sürecinde önemli bir rol oynuyor, öyle değil mi?

“Şeytan kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca sizin iki melek olmamanız ve ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.
Ve: “gerçekten ben size öğtü verenlerdenim” diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Rableri kendilerine seslendi :”Ben sizi ağaçtan men etmemiş miydim? Ve şeytanın gerçekten sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim? Dediler ki: “ Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.” Allah dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta vardır. Dedi ki:” Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız.” Araf Suresi

Bu süreç, Kur’an-ı Kerim’de kodlanmış, anlatılmış, ben birden fazla kez okudum ve her seferinde anladıklarım, bildiklerim, hissettiklerim pekişiyor, gelişiyor ve sonuçta hiç de öyle ceza, asarım keserim mesajları almıyorum, aksine sevgi, iyilik, iç dış temizliği yolunda gelişen gelişmesi gereken bir süreçte olduğumuz mesajlarını alıyorum.
Seçim tamamen bize ait. İyilik mi, kötülük mü? Cehennem mi, cennet mi?

Bu konuyla ilgili sohbetimize ileride “insan” bölümünde devam edeceğiz..

Ülkü Hanımefendi’nin yaşam hikayesine geri dönelim.

Bakış açısı,; niyet meselesi, niyetin kıskanmak, durdurmak, engel olmak, yıkmak ise, bakışın kötü ise farklı sonuca ulaşırsın, niyetin üretmek, katkıda bulunmak, ilerlemek, başarıya ulaşmak, faydaya destek vermek ise, bakışın iyi güzel ise bambaşka bir sonuca ulaşırsın. Makbule Hanımefendi kötüyü yıkıp, dün, bugün ve yarın Ülkü Hanımefendi’nin kendisine, çevresine, insanlığa yaratacağı, üreteceği katkının, faydanın temel taşlarının atılması için büyük bir ışık olmuş. Cehaletin, sevgisizliğin, kötülüğün, dedikodunun kendisini, ailesini ve kızını etkilemesine izin vermemiş, aklıyla zekasıyla sevgisiyle güçlü bir duvar örmüş ve geçite izin vermemiş. İyi ki de yapmış. Huzurla ve ışıkla...

Işığıyla aydınlatmış evlatlarını, bunu hissettim, bunu anladım. Bu satırları yazarken, kendisini tanımak isterdim duygusu fışkırdı aklımdan, kalbimden. Bu satırları yazarken kötüye karşı duralım, iyilik illaki kazanacaktır, kazanmalıdır diye içim içime sığmayan düşünceler doğdu aklımda, yıldızlar kayar misali ordan oraya, ışıklarını saçarak.

Işık Makbule Hanımefendi, ışıkla Makbule Hanımefendi, nur ve ışıkla...

Ülkü Hanımefendi, Ankara’da okurken Kurtuluş’da ev tutmuş. Yine bir anısını anlatır, araya sıkıştırır.:) Mesude Hanımefendi, akraba, ablam diyerek kendisinden bahsediyor, benimde anneannem oluyor, Mesude Hanımefendi’den de bahsedeceğiz ileri ki yazılarımda. Ülkü Hanımefendi’ye ziyarete gittiğinde olura bir eksik gedik herhangi bir şey olur, anlayışla hemen “Benim ev dul evi, burası da bekar evi” der geçiştirir, Ülkü Hanımefendi’ye anlayışını, sevgisini bir şekilde ifade edermiş. Anlayış ve hoşgörünün paylaşıldığı özel anlar, özel insanlar.

Geriye tekrar dönelim.
Mezun olunca Psikiyatri yapmak istemiş.
Adana’da 9 ay pratisyen hekim olarak çalışmış. Ankara Üniversitesi Psikiyatri bölümünü kazanınca da istifa edip Ankara’ya taşınmış. Ankara’da Hacettepe Psikiyatri Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak 2 yıl çalışmış. Sonra Cambridge’e gitmiş. Biraz geriye döndü burada, bir hocasıyla branş kararı ile ilgili anısını paylaştı. Bir dönem aklından operatör olmak geçmiş, ona göre branş seçmek istemiş. İstanbul’daki profesor hocası çok iyi bir opetratör olabilirsin, ama ben yinede sana bu işin zorluklarını göstermek istiyorum demiş. 3 ay yanında staj yapmasını sağlamış. Ülkü Hanımefendi’nin, en kanlı, en uzun ameliyatlara girmesini sağlamış.O dönemlerde yine kadın mevzuu, “kadın kısmısının bıçağının altına yatılmaz” diye bir yaklaşım varmış. Stajındaki gözlemleri ve içinde bulunduğu toplumun bu yaklaşımı Ülkü Hanımefendi’nin, operatör olma isteğini biraz törpülenmiş. Ankara Üniversitesi’nden de kabul edilince vazgeçmiş o sevdadan. Ankara’daki tez konusu “Ana oğul insesti, ana oğul arasındaki cinsel ilişki”imiş Sonrasında Cambridge’de analist olmak istemiş. Londra’ya gitmiş ve enstitüye kabul edilmiş. British Psikanaliz Enstütisi’ne gitmiş. 3,5 yılda orayı tamamlamış. Türkiye’ye dönmüş. Evlenmeye karar verince, geri dönme sürecine tekrar girmiş. Cambirdge’de psikiyatrist olarak çalışmaya başlamış.

Eşi Alestar ile evlenmiş. O dönemlere ait, bir de tatsız bir olay, anısı var. Çok ciddi bir trafik kazası geçirmiş. 3 ay hiç kıpırdamadan yatarak tedavi görmüş. Uzun süre başağrıları devam etmiş, vücudunda izleri olmuş. Ailesini çok korkutmuş. 2002 yılına kadar Londra’da çalışmış. Üst düzey görevlerde hekimliğini icra etmiş. Hala alanında hizmet etmeye devam ediyor, Ankara’da çalışmalarına devam ediyor. Psikiyatri alanında çok önemli konularda çalışmalar yaparak toplumun sorunlarına ışık tutmuş ve tutmaya da devam ediyor. Cehaletin karşısında bilimin, ilimin, aklın, fikrin ve bilginin, sevgisizliğin karşısında sevginin, kötülüğün ve sinirin karşısında dinginliğin ve iyiliğin de bir güç olduğunu Ülkü Hanımefendi ve özellikle annesi Makbule Hanımefendi’nin yaşamdaki duruşlarından ne güzel öğreniyoruz öyle değil mi?
İnsanın kendi yaşamına, çevresine, ailesine, topluma yansıttıklarının böylesine değerli, önemli olması her güzel insana nasip olsun dilerim.

Ülkü Hanımefendi içindekini, tüm yaşamına yansıtmış, içindekini yaşamış, aklında, fikrinde, düşüncesinde, duygusunda ne varsa onu yaşamış. İçindeki sevginin, azmin, iyiliğini faydanın, katkının üzerine gitmiş, onu yeşertmiş, beslemiş, büyütmüş ve onunla ilerlemiş, ilerlemeye de devam ediyor.

Ne mutlu Ülkü Hanımefendi’ye içindeki cennette yaşıyor. Her insana nasip olsun.

Sevgiyle ve ışıkla Ülkü Hanımefendi...

1 yorum:

  1. Dilara, cok iyi gözleyip, dinleyip derlemissin. Merakla okudum, merakla bitirdim yazini. Toplumsal sınırlamalara karşı hayal gücünün sınırsızlığı Ülkü Hanım'a eşsiz bir yaşam sunmuş, sana da dinleme ve yazma şansı tanımış. Okumak ise ayrı bir keyifti. Ellerin dert görmesin.

    Avşar

    YanıtlaSil