14 Eylül 2015 Pazartesi

Kitabım .... bölümdür. Tüm bölümlerin ana başlığı aynıdır; “insan olmak” (İsmet Uslu Beyefendi)

Kitabım .... bölümdür.
Tüm bölümlerin ana başlığı aynıdır; “insan olmak”

Çok değerli, sevgideğer, saygıdeğer, İsmet Uslu Beyefendi (Dedem)

İsmet Uslu Beyefendi ile ilgili sohbet etmeye başlamadan önce biraz “yörükler” ile ilgili konuşalım.

Türkçe “yürümek” fiilinden türeyip, “yürüyen, sefere koşan çadır halkı” manalarına gelen yörük kelimesi genel olarak “bir yerde durmayıp devamlı yer değiştiren göçebe halk” anlamında kullanılıyor. Yörük, göçebe yaşam tarzını seçmiş Türkmenlere deniyor. Yörük kelimesi; Anadolu'da yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri (obaları) için de kullanılıyor. Anadolu halkının çok önemli nüfus çoğunluğunu oluşturuyorlar. Başka bir deyişle; yörükler; Anadolu’nun çeşitli yörelerinde, toprağa bağlanmadan yaşayan, göçebe Türkmenlere verilen isim. Yörük ise Anadolu ve Rumeli’de göçebe hayatı yaşayan Türk kabilelerine verilen genel isim. Başka anlatım ile; Oğuz Türklerinde yaşamlarını toprağa bağlı olarak değil de göçebe olarak sürdüren Türkmen bölüklerine “Yörük” adı verilmiş. Osmanlılar zamanında 16’ıcı yüzyılda konup-göçer olan Türkmenlere de “Yörük” adı verilmiş. Yörüklerin “kışlak” ve “yaylak” adıyla iki ayrı barınakları bulunurmuş. Yazın hayvan sürüleriyle birlikte yaylalara çıkan Yörükler, kışın daha sıcak kıyıya yakın ovalara inerlermiş. Kışlık ve yazlık yerlere gelen insanlara “Yörük Obası” denirmiş. Aynı soydan gelen oba halkına da “oymak” adı verilirmiş. Oymakların başında da oymak beyleri bulunurmuş. Oymak beyinin uygun göreceği günde ilkbaharda Yörük obaları hep birlikte yaylaya doğru yola çıkarlarmış. Özetle Yörükler Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen addır diyebiliriz. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. 11. yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu’ya gelmişler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam ettirmişler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik hayata geçmiş. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını almış, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anılmaya devam etmiş. Türkiye'de, Osmanlı döneminde 19. yüzyıldan sonra aşayiş ve devlet otoritesinin temini için mecburi iskan ettirilerek göçebe yaşam tarzından vazgeçirtilen gruplar da kendilerini "Yörük Türkmenler" olarak tanımlarlar.

Şöyle de bir olay anlatılır, sizlere aktarmaya çalışayım; Osmanlı padişahları; özellikle idari otoriteyi sağlamak açısından, topraklara yerleşilmesine, yerleşik hayata geçilmesine verdikleri önemden yola çıkarak, yörüklerin yerleşik hayata geçmeleri konusunda 7 senelik bir ferman çıkarıyorlar. Yörüklerin, yaylalara çıkmalarını yasaklıyorlar. Yerleşik hayata alışık olmayan ve sıcaklar gelince yaylalara çıkamayan Türkmen boyları, o dönem sıtmadan kırılıyor. Tabii zaman içinde yerleşik düzene alışılıyor ve hayvancılık yerine, topraktan faydalanmayı, toprağı işlemeyi, üretmeyi öğreniyorlar ve çiftçi oluyorlar. Günümüzde hala göçebe yörüklere (fazla olmasa da) Türkiye'nin pek çok bölgesinde rastlanıyor. Büyük bölümü ise tam yerleşik yaşam biçimine geçmişler. Özellikle Çukurova Bölgesi’ne yerleşmiş olanlarda, hala bir yayla kültürü, yazın yaz ayları için yaylalara çıkma olayı devam ediyor. Günümüzde bu olay; yaylalara ek olarak deniz kenarlarına, deniz evlerine gitme şeklinde de bir küçük değişikliğe uğramış.

Tarsus, Namrun (Çamlıyayla) civarında, Bolkar Dağlarında yazları yukarılara, 2000 mt ve üstüne çıkarak, yerleşerek, hayvancılık yapan yörükler hala var. Ben de bu yörüklere bir küçük ziyarette bulunayım istedim ve size bu satırları yazdığım haftasonu ziyaret ettim yörük dostları. Daha arabadan indik, evin en yaşlı ferdi bizi gülerek karşıladı, “Hoşgelmişsiniz, buyrun, selam olsun.” Dedi. Hemen içeri hızlı adımlarla gitti ve içeriden bir büyükçe minder getirdi, “Buyrun mindere oturun, yere taşa oturmayın.” Önce bir selamlaşma faslı sonra aşağıda keçilerden süt sağan evin (çadırın) gençlerinin yanına yürüdüm, sanki sık sık ziyaretlerine gidiyormuşum, beni tanıyorlarmış gibi gülen yüzleriyle “Hoşgeldiniz” dediler ve işe devam. 2 kardeş yan yana oturmuş, makina gibi bir keçi sağılıyor, öteki geliyor, o sağılıyor sonra öteki... Hızlı, pratik ve tertemiz bir şekilde süt sağma işlemi gerçekleştiriliyor. Ebru kızla pozlar verdim, o kadar tatlı, içten ve samimi bir gülüşü vardı ki. İçinin temizliğini hisettim gülüşünde. Söylemesi ayıp, taze doğal keçi peynirimizide giderken aldık. Tam arabaya bineceğim, Ebru kız koşa koşa geldi, elinde bir küçük kavonoz, “Bunu da alın, bu bizim kendi yediğimizden, öteki hazır olup yenilecek hale gelene kadar bundan yersiniz.” Dedi tatlı ve sıcak gülümsemesiyle.

Aşağıda uzun uzun sohbet edeceğiz, yörüklerin misafirperverliklerinden, çalışkanlıklarından, gönüllerinin bolluklarından ve bunlar gibi birçok insani özelliklerinden, insani kalitelerinden. Ebru kız ve dedesi çok özel ve güzel örnekler, “insanlığa, iyiliğe, güzelliğe, görgüye dair” yapacağımız sohbet için. Baktığınızda; Anadolu’da sayıları çok az kalan Yörükler çok zengin bir folklor ve etnografya kaynağı. Biraz yaşam tarzının getirdiği iş hali, çalışma hali, geçim hali, neler yapıyorlar bu konulardan sohbet edelim ve bakalım bize nasıl mesajlar verecekler, neler öğretecekler? Hem ekonomik nedenlerle, hem de işin muhteviyatı gereği, süt, peynir üretimi dayanışma gerektirdiği için yakın akrabaların, komşuların birleşerek bu işleri yaparlarmış. Genellikle Haziran ayı başında baş yaylaya yerleşilir. Hayvanların yünü yayla dönüşü satılır, kalan yün kışın eğrilir, boyanır ve kilim, heybe, çuval olarak satılırmış. (üretim) Yörüklerde dokumacılık en temel işlerden biridir. Her kadın boş zamanında mutlaka istarının ve çulhasının başına geçer ve obasına gerekli olan şeyleri dokur. Bir kısım dokumalara “istarlık”, bir kısmına da ”çulhalık” denir. Gömlekten çuvala kadar her şeyi kendileri dokur ve hiçbir şeyi satın almamağa çalışırlarmış. Yörükler heybeleri güzel ve renkli nakışlarla süslerler. Heybeler yün veya pamuktan yapılır. Giydikleri çorap ve eldivenlerinin yünlerini koyun yününden kendileri üretirler. Koyunların yünleri bir ırmak veya çayda yıkandıktan sonra kurutulup el tarağında kabartılır. El kirmenlerinde veya el çıkrıklarında yün ipliği haline getirilip kök boyaları ile boyanır. Meyve kabukları ve ot kökleri kaynatılıp boyası çıkartılır. İpler bu sulara batırılıp çeşitli renklere boyanır. Bu boyayı elde etmek için nar kabuğu, ceviz kabuğu, karpuz, meşe pelidi, saman döngeli, soğan kabuğu kullanılır. (doğadan faydalanma, üretim, aynı zamanda sağlıklı) Bu ipler istar denilen tezgahlarda dokunur. Sığır derisinin sırt kısmından çarık yaparlar. Su taşımak, pekmez koymak ve peyniri saklamak için deriler tulum şeklinde çıkarıp kullanırlar. Bunlara su tuluğu, pekmez tuluğu, peynir tuluğu adları verilirmiş.

Burada kısa bir mola verelim, küçük analizler yapalım mı birlikte?
Dikkatinizi çekiyor mu? Her şey doğadan temin ediliyor ve değerlendiriliyor. Yemek, içmekten tutunda, korunmak, içinde yaşamak, giyinmeye varana kadar her eşya, her madde doğadan üretilerek, işlenerek elde ediliyor. Hep bir hareket var, çalışma var, üretme var. İşleyen demir ışıldar misali. Doğa korunuyor aynı zamanda. Hem kadınlar, hem erkekler çalışıyor, üretiyor. İş bölümü var. Aralarında hep bir dayanışma, birlikte yaşam hali var.

Günümüzde, doğadan bir şeyler üretmeyi bırakın, doğayı yok ediyoruz, doğaya zarar veriyoruz. Her şey üretilmiş önümüze konuluyor, bizde tüketiyoruz öyle değil mi? Tüketiyoruz tüketmesine de, ne tüketiyoruz, doğal mı, suni mi? Tüketmeye alıştıkça da üretmekten uzaklaşıyor, tembelleşiyoruz, sahip olduklarımızın değerini bilmez hale geliyoruz, tükettikçe daha da tüketmek istiyoruz ve eşyaları, maddeleri tükettikçe, ilişkilerimizi, insanları, hatta kendimizi, insanlığımızı da beraberinde tüketmeye başlıyoruz. “Bir giydiğimi bir daha giymem”, “3 çeşit tatlı, 3 çeşit tuzludan aşağı sofra olmaz”, “ben ne uğraşacağım, elalem yapmış işte.”, “her mevsim her şey var artık, ne güzel” “en harika evde oturuyorum, dolayısıyla statüm çok yüksek.” “en pahalı arabaya biniyorum.” “şu siteye taşınmamız şart hayatım, para orada, yaşam orada, çevremiz oradan olmalı.” gibi gibi çokça çoğaltılabilecek yaklaşımlarla, ne kadar suni, ne kadar maddi bir dünyada yaşamımızı yönlendiriyor, çoğumuzda mutsuz oluyoruz.

Vakti zamanında, birileri bez çadırında huzuru yakalamayı başarmışken, bizler tripleks (3 katlı) villalarımızda psikiyatristlerden, yaşam koçlarından beri gelmiyoruz. Halbuki büyük bir bölümümüz de bu yörük atalarının torunlarıyız, bir tüketim hastalığı bulaşmış, kurtulamıyoruz. Yörük hayatının detaylarını incelendiğinizde yığılma, şekilsiz bir kümeleşme olmadığını, içerisinde ciddi bir düzen tertip, kurallar olduğunu gözlemlersiniz.
Yörük dünyasına girdiğinizde son derece yumuşak, insancıl, birleştirici, yapıcı ilişki halinin hakim olduğunu izlersiniz. Zaten yeme, içme, iş paylaşımı, giyim kuşam, gelenek göreneklerini incelediğinizde bunları çok açıkça izleyebilirsiniz. Yıllarca çadırda yaşayıp, binalara, evlere; kıl çulhadan, karyola ve masaya rahatça geçmek kolay mı? Yerleşik hayata, zirai kültüre, köy ve şehir yaşayışına hayret edilecek derecede kolaylıkla ve kısa zamanda geçiş yapmışlar. Bu kültür değişimi, çok derin bir tekamül sürecinin örneğidir aslında. -Elbiselerin konduğu "ala çulhaların" yerini; çeyiz sandığı, konsol, gardrop almıştır. -Yer minderi, sedir yerini; divan, sandalye, koltuğa terk etmiştir. - Peynir ve su koymaya mahsus deriden yapılmış "tuluk, tulum" yerini; tahta-ahşap ve bakır kaplara bırakmıştır. - Yer sofrası yünden örülmüş bir bez örtü olup, yemek onun üzerinde yenilerek köy yerleşme ile sofra bezinin üzerine kasnak ve sini (ya da tepsi) konularak daha sonra masa, sandalye, herkese ayrı porselen servis tabakları, kullanılmaya başlanmıştır.
Duygu yapılarına, kültürlerine baktığınızda, sahip olduğuyla yetinmek, kanaatkarlık, cömertlik, ufak hesaplara bakmama, birlikte harcama, kullanma, değerlendirme var. Süte bir gram dahi su koymamak, en ufak hileye tenezzül etmemek gibi dürüst ve ahlaklı davranış hali var. İç temizliği, dış temizliği çok önemli onlar için. Sırf temizlik daha kolay olur, daha temiz olur diye düğünlerini genellikle kışlakta veya yaz sonunda yaparlarmış. Aslında oldukça zenginlermiş, nasıl mı? Son derece konukseverlermiş. Gelen konuğa mutlaka kuzu veya oğlak keserek taze kuzu, oğlak eti sunarlarmış. Gayet zengin bir ikram değil mi? En belirgin ve bilinen adetleri; Askere giden genç kişi için, kurban keserek konu-komşuya dağıtır, hayırlısıyla gitsin, gelsin derlermiş. Askerden sağlıklı dönen kişi için de yine adak kesilir, adak konu-komşuya dağıtılırmış. Hayırlısı ile gitti-geldi diye adanan bir adak, mutlaka yerine getirilirmiş.

Gelelim günümüzün en derin konularından birine, “kadının yeri, önemi” konusuna. Yörüklerin hayatında kadının önemli bir yeri varmış. Öyle ki; çadırın yönetimi evin en yaşlı kadınınınmış. Kadın evin direği olarak değerlendirilirmiş. Beraberinde işleyen, çalışan, katkıda bulunan yine ağırlıklı kadınmış. - Yukarıda konuştuk, dokuma yapması gibi, çocuklara o bakar, kilimi, çadırı, heybeyi, kolanı kadın dokurmuş. Giysileri kadın dikermiş. Kadın üretken, çalışkan, sevgi veren olduğu gibi sevgi ve saygıyı alan, kendisine sevgi ve saygı gösterilen kişiymiş. El üstünde tutulurmuş. Giysileri öylesine sırf giyilsin, korusun yeter düşüncesiyle ve yaklaşımıyla değil, dokumalara yaptıkları motiflerle, estetik işleyişlerle süslerlermiş. Yani anlayacağınız sanatta üretirlermiş. Bugün en modern ve zengin sergi ve müzayedelerde bu motiflerin, işlemelerin, süslerin sergilenmesine, yüksek rakamlarla satılmalarına şaşırmamak lazım. El emeği göz nuru, doğadan, kadından, sevgiyle ve estetikle üretilmiş hepsi. Kim inanır, dağ başlarında, bugün bazı yerleştikleri yerlere araçlarla gidilemiyor, en ücra köşelerde işlenmiş sanat eserleri, büyük bir manevi kültürün göstergesi. . Bir çadıra atlı bir misafir geldiği zaman, misafiri genelde çadırın genç kızı, yoksa kadın karşılar; silahını alır, atını bağlar; minderleri altına serer ve dayanarak rahat etmesi için yastıklarını bir biri üzerine etrafına yığarmış, kahve yapar ve ayran sunarmış. Kadın-erkek dağda-bayırda çoğu zaman işlerini birlikte görürler. Genç kız ve genç delikanlılarda kaçma-göçme olayına pek sık rastlanmazmış. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Önce kaçma göçme konusundan kısa bir konuşalım. Birbirini seven gençler, evliliklerini ailelerin oluruna sunar, uygunluk alıp evlenirlermiş. İlişkiler saf, doğal aşkla, sevgi, saygı, güvenle olurmuş. Çıkar ilişkileri, maddi yaklaşımlı, çirkin, art niyetli ilişkilerden uzak, saf, temiz, manevi bir tutumla birliktelikler olurmuş.

Gelelim misafir karşılama ve dağlarda bayırlarda erkekli kadınlı çalışma konusuna. “Kimsenin namusuna leke gelmezmiş.” Çünkü kadınlık, erkeklikten çok “insanlık” ön planda, saf duygu ve düşüncelerle, doğal, insani değerlerle bir yaşam biçimi söz konusu imiş. Bugün akraba akrabanın kızına, kadınına, eşine, dostuna yan gözle, art niyetli bakıyor ki yabancı nasıl bakmasın, bugün sokaklar, caddeler, parklar güvensiz, kadını bırakın, çocukların, erkeklerin bile başına neler geliyor. Güvensiz, vahşi, hoyratlaşmış bir dünyada yaşam mücadelesi veriliyor. Anlayacağınız konu “kadın” konusundan daha derin, “insanlık” konusu, insan dediğimiz şeyler aslında yaratık, vahşi bir şeyler olmuş. Dikkat ettiyseniz “kişi”, “insan” kelimeleri yerine “yaratık”, “şey” kelimelerini kullanmaya ihtiyaç duyuyorum. Çünkü vahşi işler yapan, kızına, akrabasına, kadına, erkeğe, çocuğa yan gözle, art niyetli bakan, zarar verene insan diyemiyorum, çünkü insanın anlamı çok daha farklı. İleri sayfalarda konuşacağız, tartışacağız. Eveeett yörükler konusunun daha derinine inersek yaşama dair, çok daha derin, tatlı, hoş, temiz değerlerle karşılaşırız, ama bu kadarını paylaşarak bırakalım.

Gelelim İsmet Uslu Beyfendi’nin yaşamınaaa.

Yörüklerden bu kadar bahsettiğimize göre, İsmet Uslu Beyfendi’ninde kökünün yörük olduğunu anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Babası Abdülkadir Uslu, Karakayalı yörüklerindenmiş. Karakayalı yörükleri, Silifke’den Tarsus ve Ceyhan’a dağılmış bir yörük obası veya aşireti imiş. 1850 yıllarında Osmanlı'nın iskan politikası sonucu Mersin Arslanköy, Namrun civarında yaşarken Çukurova'da yerleşik hayata geçmeye başlamışlar. Tarım yapmaya başlamışlar. Tarsus göç yolları imiş. Tarsus’ta konakladıkları yerler de varmış. Isparta Yalvaç ilçesinde de, 1850 tarihlerinde Mersin Arslanköy ilçesinden göçmüş aynı soyadını taşıyan aileler var. Soyadı yasası çıkmadan önce lakapları Kipri. Aslında genel İstanbul Türkçesine göre yanlış yazım gibi Kipri. Türkçe de kirpi olarak kullanılıyor. Güney Türkçesinde ses değişimi ile Kipri olmuş sanırım. Kerkük Aydın arasındaki Toros silsilesinde dağılmış Türkmenlerden Kipri/Uslu ailesi. Söylenilene göre; Selçuklular ile birlikte bu bölgelere yerleşim olmuş. Urfa’da da yerleşik akrabalarının olduğu söyleniyor. Yörük olup, yerleşik hayata geçenler, kendileri arasında bana enteresan gelen bir ayrımda yapıyorlar. Bir grup aileler yerleşik hayata geçiyor, onlardan 50-100 yıl gibi sonra yerleşik hayata geçmiş olanlara yörük diyorlar, kendilerine Türk.

Abdülkadir Uslu Beyefendi’nin, babası Mahmut Ağa bir çocuğu bir yaşında iken, 1915 yılında vefat etmiş. Babanın vefatından sonra, ağabey Abdülkadir Uslu o küçük bebeği ve kendisinden bir kaç yaş büyük iki kardeşini büyütmüş. Bu ailenin yaşamını, yaşam biçimini o zaman ki Türkiye’nin içinde bulunduğu durum etkilemiş. 1860 lardan sonra tarımsal hayat başlıyor gibi, Amerikan iç savaşı oluyor, Amerika Avrupa'nın pamuk tedarikçisi o dönemlerde, savaş olunca, Avrupa, Amerika yerine yeni yerler arıyor ve bu durum Çukurova’ya yerleşimi ve pamuk ziraatini getiriyor. Akabinde de bu bölgede pamuğa bağlı zenginlikler olmaya başlıyor. İşte Abdulkadir Uslu Beyefendi ve aileside bu zenginlikten pay alan ailelerden biri oluyor. İşte İsmet Uslu Beyfendi’de kökü uzun uzun bahsettiğimiz yörük boylarından, Adana Karataş İlçesi Kiremitli Köyü’nde doğmuş. Abdulkadir Uslu Beyefendi’nin 2. Oğlu olarak dünyaya gelmiş. Büyük abisi (Mahmut Uslu) 18 yaşında iken kan davasında köyde öldürülünce, kan davası devam ettiği için ortaokuldan itibaren İsmet Uslu Beyefendi’yi, babası, yatılı okullara yollamış. İsmet Uslu Beyefendi, Uşak, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde yatılı okullarda okumuş. Lise bitince Adana’ya dönmüş. O dönemin büyük köy ağalarından Haşim Ağa’nın (Haşim Sökün) kızlarından Mesude Hanımefendi ile evlenmiş. ’45 yılında, ilk çocukları Melek Hanımefendi dünyaya geliyor. Kızları Melek Hanımefendi’yi de yanlarına alarak Mesude Hanınefendi ile birlikte giderek Samsun’da yedek subay olarak askerlik görevini yerine getiriyor. O dönemlerde okuma oranı oldukça düşük, lise mezunlarına yedek subaylık rütbesi verirlermiş. Askerliğini tamamladıktan sonra, 20li yaşlarında, Adana’da çiftçilik ve pamuk ticareti yapıyor.

Yıllar geçiyor, derken Demokrat Parti’nin kuruluşu ve Türkiye’de çok partili siyasi hayat başlıyor. Toprak ile uğraşan aileler Demokrat Parti‘de toplanıyorlar. İsmet Uslu Beyefendi de, Demokrat Parti’nin üyesi oluyor. O dönemlerin şartlarında eşek sırtında ulaşımlarını sağlayarak, parti ocaklarının, bucaklarının kuruluş çalışmalarında aktif olarak görev alıyor. O dönemlerde meclis açılış oturumlarında, meclisin en yaşlı ve en genç üyesi sekreterlik yaparlarmış.

İsmet Uslu 10. Dönem milletvekili olduğunda, o dönemin en yaşlı meclis üyesi İsmet İnönü ve en genç üyesi İsmet Uslu imiş ve meclis açılış oturumlarında sekreterlik görevini üstlenirlermiş. Sonrasında 3 oğlu dünyaya geliyor.

Ve 1959 yılında 35 yaşını yeni bitirdiğinde vefat ediyor.
Kısa yaşamına bakıldığında nadir insanda görülen; iyilikleri, yardımları, hizmetleriyle konuşulan bir kişi olarak geride önemli bir iz bırakıyor. Kişilerin iş üretmesi, çalışması için iş açmalarını sağlamak, para yardımında bulunmak, hastaların bakımına destek olmak gibi çokça yaptığı yardımla...
Bir akrabasının diliyle; “Şunu söyleyeyim ki, tüm aile dedeni çok sever ve sayarlarmış. Ben kendi amcalarımın, babamın İsmet Abim diyerek geçmişi anlatırken gözlerindeki sevgiyi hissettiğimi söyleyebilirim. Kaldı ki siyasi rekabetin çok yoğun olduğu, rakip partinin düşman olarak görüldüğü o zamanlarda bile, tüm Adana, parti ayrımı olmaksızın, her kesimden insan rahmetliyi severmiş.” İşte tüm mesele bu. Koyup, göçüp gidiyorsun, geriye bıraktığın, ne mal ne mülk, yaptıkların, varsa topluma faydaların, zararların, iyiliğin, kötülüğün her ne ise, 2 çift söz oluyor. Ne güzel dedeme böyle güzel anılmak nasip olmuş. “Çok iyi insandı.” “Çok kuvvetli, çok akıllı, çok çalışkan, insan gibi insandı.” Dedem için söylenen sözlerden birkaçı. Dikkatiniz çekmek istediğim “insan gibi insandı.” sözü daha çok. İşte bütün mesele bu. “İnsan” olarak anılmak, yaşarkende, öldükten sonra da. Dedem ve dedem gibi insanlar, önce ailesine, yakın çevresine, sonra içinde bulunduğu topluma çok iyi rol modeller. Ama tabii bu iyiliği, bu insanlığı öğrenmek, anlamak, özümsemek, hazmetmek gerekli.
Dedem gibi insanların mirasları mal mülk değil gönül zenginliği, insanlık zenginliğidir, bu mirası reddetmek veya kabul etmek varislerin elindedir. Ben dedemin ailesi ve toplum için, dedem ve dedem gibilerin bıraktığı en özel miras olan “insanlığı” anlamalarını, görmelerini, hissetmelerini ve yaşamlarına aktarmalarını niyet ediyorum.

Sevgideğer, saygıdeğer İsmet Uslu Beyefendi, nurla, ışıkla...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder