24 Ağustos 2015 Pazartesi

Yayla ve sevgi birliktelikleriiii... (2.kitabımdan)

..... Bu arada, “Sıkma” diyince gözümün önüne her zaman ilk gelen sahne şöyle: Yaylada sabah erken saat, orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss; taze ve gayet doğal (Şimdilerde ismi organik oldu!) bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanırsın. Ey Allah’ım, bana bunları yaşamamı nasip ettiği için çok çok çok şükrediyorum! Efendim, oradan sesler yükselir, “Fatmaanımm, tereyağ nerdee, hadi kooş, soğumadan yetiştirr.” Hemen koşarım terasa, terasın bitimindeki küçük odaya, Sıkma, yufka ekmek, hatta içli köfte imalatı için özel ayrılmış, içerisinde taştan ocağı olan odaya... Bu araya sıkıştırarak biraz; yayla nedir, nasıldır, anlatmak istiyorum. “Anlatmaya çalışayım,” desem, daha da doğru olur sanıyorum. Yayla… Yayla mevzusunu az biraz açmak lazım, öyle değil mi? Bilen var bilmeyen var; bir de, bizim buralardaki yayla başka, başka yerlerdeki yayla başka olabilir… Yaşamında yayla hiç yer almamış kişiler olabilir, bizimkinden çok daha farklı bir anlamda yayla bilgisi olanlar olabilir, gibi gibi… Öncelikle; sözlük anlamlarıyla başlayalım; 1. Akarsularla derin bir biçimde yarılmış, parçalanmış, üzerinde düzlüklerin belirgin olarak bulunduğu, deniz yüzeyinden yüksek yeryüzü parçası, plato. 2. Dağlık, yüksek bölgelerde, kışın hayat şartları güç olduğu için boş bırakılan, yazın havası iyi ve serin olan, hayvan otlatma veya dinlenme yeri. 3. Genellikle yüksek koyaklarla derince yarılıp parçalanmış düz yüzeyler. 4. Taban yerlerdeki meralar otlatıldıktan sonra, yalnız yaz aylarında otlatılan yüksek rakımlı meralar, yaz merası. 5. Deniz yüzeyinden yüksek, yaz mevsiminde oturulan serin ve yüksek yerler. (Vikipedya / wikipedia’ya girerseniz, oradan çok daha detaylı bilgi alabilirsiniz.) Efendim, Toros Dağları’nda, Karadeniz Bölge’mizde, yaygın bir şekilde yaylalara gitmeler olur; yaylalarda evleri olanlar olur. Benim bahsettiğim yayla, “Toros Dağları eteklerinde; Adana, Tarsus, Mersin şehirlerinin sıcak olmasından kaynaklı olarak gidilen; daha çok yaz aylarında oturulan serin ve yüksek yer,” diye özet olarak tarif edilebilecek bir yer. Dağın eteklerinde, ferah, ağaçlar içinde, şehirden uzak, doğal bir ortam. Pekii, konumuza dönelim: Orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss… Taze ve gayet doğal bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanmıştık. Buyrun “Sıkma”ya! Yahu, bir insan hiç üşenmeden hemen hemen her sabah tüm mahalleye bu partiyi gerçekleştirir mi? Yukarıdan, yandan, aşağıdan akrabalar, komşular gelir, girerler sıraya. Koş koş koş, ‘Sıkma’ya koş. Offf, o ne koku be kardeşim! Bak yazarken bile canım istedi vallahi! “Meste Teyzeee (Mesude Teyze, anneannem), benimkini yağlama, benimkini yağla, benimki soğansız içten olsun; yook, benimki soğanlı iç olsun, şöyle layığıyla canım...” Hiç yüzü ekşimez mi insanın, “Teker teker geliinn!!” demez mi? Kavga çıkar: Sıra benimdi, sen 3 yedin ben 2… “Temam, temam, daha çok var, Fatmanımm un ekleee...” Hemen kavgada karışan ortalığı toparlar… İnsan hiç tepki vermez mi? Anneannem ‘Tamam’a, ‘Temam’ derdi. Fatma Hanım da, bizim Fatma Nine’mizdi, bizde kalırdı, anneanneme can yoldaşı. Aynı zamanda kavgalısı, yavuklusu misali. Bir gün olmadı ki kavga etmedikleri! Ama, “Ne onunla ne onsuz!” Allah ikisine de gani gani rahmetler eylesin. Sevgi dolu, sevgiyle yola çıkmış 2 kadın. Sevgilerini çevrelerine yansıtmış 2 kadın… Fatma Nine’mi de kısaca tanıtayım. Fatma Nine’m, Bulgar göçmeni, kısa boylu, zayııff, küçücük bir kadındı; çıtı pıtı. En sevdiği şey, çay ile birlikte, ekmeği, pul biber ve tuza banarak yemekti. Anlattıklarından o yaşlarımda anladığım kadarıyla, eski yokluk günlerinden kalma alışkanlıklar. Hep ekmek saklardı; eve fazladan 1 ekmek aldırır, koltuk altlarına saklardı. Sonra annem o ekmeği, ‘araya gitmesin’ (ziyan olmasın) diye çıkarır; bir şekilde, Fatma Nine’me hissettirmeden kullanırdı. Yenisini, tazesini de yerine yine gizlice koyarak… Efendim, ne parti, ne neşe, ne eğlence… Fatmannımm ya da Meleeekk… Karpuz da kesin kızım, çaylar nerde, hadi Sıkma’lar soğumadan… Böyle bir ev hâli, ne tatlı günler, neşeli günler. Sıkma bahane, birliktelik şahane! En komiği de, tabii olay sabah erken saat olunca, herkes pijamalı… O ne yaa?? Eşofman geçir bari… Pışııkk, ben giyinirken sen Sıkma’ları bitiricen dimii, yemezleerr; kalktığım gibi fırlarım Sıkma’ların, böreklerin başına… Bunlar bizim başöğretmenlerin, aslında rahatlıkla isimlerine ‘Sevgi Öğretmenleri’ de denilebilir, bilerek bilmeyerek yaptıkları, aileyi bir arada tutmak, çocuklara rol model olmak anlamında yaptıkları çok çok özel etkinliklermiş; şimdilerde ne kadar da iyi anlıyorum! Amma velâkin, 2., 3. göbeklere/nesillere ne kadar yansımış, geçmiş bu yapıp etmeler; şüphelerim yok değil, maalesef. Bu arada, yaylada öyle bir ortam vardı ki; vazgeçilemeyen tatlılıkta… Vay Şükran’ım vay! Kuzenim Şükran, annesi, babası bir yaz İzmir’e tatile gidecekler, Şükran, kriz yaratır. “Noldu Şükran?” “Ben gitmicem işte İzmir’e” “E, neden ki? Ne güzel Ege tatili.” “Hayır, ben burada kalıp Hasan Bakkala gitcem sizinle.” Hasan Bakkal da, Allah rahmet eylesin, Hasan Amca’nın bir küçük baraka bakkalı. Her öğleden sonra herkes toplanır, harçlıklar cepte; çikolata, çekirdek, içecek, şokellalar alınır, yenir içilir, eğlene eğlene, yaylana salına eve dönülür; böyle bir yayla etkinliği. Bizim Şükran, bu yüzden kesinlikle ve kesinlikle İzmir tatilini Hasan Bakkal’a tercih etmeeezzz, edemeeezz! Hasan Bakkal etkinliği, İzmir tatilini döver! Yani,sevgi duygusu yüksek olan eğlence ortamı, maddi, somut güzellikleri net olan İzmir tatilini döver mi? Döver vallahi. .......

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder