24 Ağustos 2015 Pazartesi

Yaşamımdan kayan, yaşamıma kayan yıldızlar (2.kitabımdan)

...... Adana’ya Yıldız Kenter’in, “Ben Anadolu” oyunu geldi. Aman Allah’ım; aldı beni bir telaş, bir heyecan. Zaten tiyatroyu çok severim; ayrıca, Yıldız Kenter’e hayranım… Kendimi kaybettim duyduğumda. Yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşlarındayım ve tiyatroda o zamanlarda 12 yaş kuralı vardı! Şimdilerde var mı öyle bir kural, bilmiyorum. 12 yaş kuralı derken, çocuk tiyatrolarından bahsetmiyorum tabii; büyük/yetişkin tiyatro oyunları diyelim. Annemle konuştuk. Annem dedi ki, “Buluruz bir çare. Sen olgun bir çocuksun; sessiz, sakin, üslubuyla izlersin oyunu; e, boyun da uzun.” Boyun uzun derken, şöyle olur ya; ilkokulda kızlar erkeklere göre biraz daha hızlı serpilir, uzar. Okulun ilk 5-6 yılı kızlar daha uzun olur, sonra erkekler kafa farkı fark atmaya başlarlar, kızları geçerler. İşte benim bu oyuna rastlayan dönemim, o kızların uzun olduğu döneme denk geliyor; ohh, işe yarayacak. Her ne ise; sonuç olarak, annemden tam destek var. Aldık biletleri; en güzel kıyafetlerimizi giydik, gayet şık, özenerek bezenerek tiyatroya gittik... Çok tatlı bir heyecan içindeyim. Kapıda görevliler biletlere bakıyor; bayılacağım galiba, ya beni içeri almazlarsa. Görevli bana dönüyor. “Ayyy, aman Allah’ım, ne olacak şimdi?” hâllerindeyim!.. “Geç bakalım güzel genç kız” diyor… İşte o an, bayıldığım an oldu demiyeceğim! Ama yüzümde komik bir gülümseme, enteresan heyecanlı el kol hareketleri... Ohhh!! İzledik oyunu. Hayatımın en en en etkileyici tiyatro oyunu oldu, Yıldız Kenter’e, tiyatroya ve sanata olan sevgim, saygım tarifsiz arttı; müthiş etkilendim. *** Yahu, annemin beni yanlış hatırlamıyorsam, 5 yaşında, (evet evet, öyle olsa gerek; taş çatlasın, ilkokula başlamış olabilirim; neyse ya, 5 yaş-7 yaş, fark etmez, o yaşta işte) beni “Hisseli Harikalar Kumpanyası” müzikaline götürme hikâyesi de var, biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, işte öğrendiniz! Yazlık sinemalar vardı o zamanlar, yazlık sinemada izlemiştik. Yahu, ne cesaret! “Çocuktur; bir gürültü, bir aksilik yapar,” dememiş, birilerinden tepki alırım dememiş... Ee, pek tabii yaa, bende daha o zamanlardan bir olgunluk, bir akıl, fikir hâli varmış; o da ayrı konu tabii üstadım! *** Şaka bir yana; yazarken bile bir heyecan sardı beni. Bu müzikali Egemen Bostancı- Haldun Dormen sahneye koymuş… Erol Evginler mi ararsın, Nevra Serezliler mi? Mehmet Ali Erbil, Adile Naşit… (Zaten ben, Adile Naşit hayranıyım; “Uykudan Önce”lerden beni bitirmiş, bağlamış zaten…) Kartal Kaan… Aman Allah’ım, aman Allah’ım, hayal âlemi, hayal dünyasındayım, şeklindeyim. O yaşlarda ne heyecan, ne deneyim; sormayın gitsin. Hiç unutamadığım, hayran olduğum bir olaydı o müzikali izlemek. E, doğal olarak annemle, bu ve bu gibi konularda beni her zaman desteklediği ve teşvik ettiği için, bana sanat sevgisini aşıladığı için, bu ortamlara beni dâhil ettiği için çookk gurur duydum, duyuyorum. Ve kendisine, çok özel teşekkürlerimi sunuyorum. *** Adile Naşit diyince, aklıma gelenler: Her akşam yatmadan önce Adile Naşit’in, televizyondaki, “Uykudan Önce” programını izliyorum, öyle yatıyorum. Adile Naşit de “Kuzucuklarım sağlıklı beslenin, süt için, erken yatın erken kalkın, büyüklerinizi / küçüklerinizi sevin sayın...” vb. öğretiler aşılamaya çalışıyor. Bir yandan da çocuk izleyicilerden gelen mektupları okuyor ve içeriğine göre cevaplandırıyor. Ne bilim; Ayşe diye bir kız çocuk mektup göndermiş diyelim. Adile Teyze’ye, “Sizi seviyorum, arkadaşım Banu’yu öpüyorum,” demiş mesela. Adile Teyze de, “Ayşe, kuzucuğum, ben de seni seviyorum, erken yat emi!” diye yanıt veriyor. Ya da birisi yazmış, “Adile Teyze’cim, kardeşim Ali çok yaramaz, kitaplarımı yırtıyor,” demiş. Adile Teyze, hemen, “Ali, çocuğum, ayıp değil mi, hiç yakışıyo mu evladım, ablan ile güzel oyna, hem kitap yırtılır mı bakim, okunur. Görmeyim, duymayim bir daha. Kitapları oku ve kitaplığa güzelce kaldır,” vb. diyor ve onlarla karşılıklı, yüz yüzelermiş gibi konuşuyordu. Gelelim olayın benimle ilgili kısmına: Bizim Mesuş, parmağını emiyor, bana da dert oldu. “Kardeşimin elleri yara olacak, parmağı küçülecek, incelecek, yok olacak,” diye bir telaş aldı beni. O zamanki aklımla, “Hımm, ben bunu Adile Teyze’ye yazim, bana / kardeşime yardımcı olsun,” dedim ve hiç unutmuyorum kurşun kalem ile yazdım. Neden kurşun kalem ile? Maazallah yanlış manlış yazarım, silip düzeltme imkânı olsun, diye sanıyorum. Bir yerde de, kâğıt tasarrufu yapıyordum; hani tükenmez ile yanlış yazarsam kâğıdı yırt at, hoş değil. Adile Teyze’me de bu durumu mektubumda açıklamıştım; neden kurşun kalem ile yazmayı tercih ettiğimi yani… Komik miyim neyim? Bir de tabii, mektubun ana konusunu da eklemiştim. “Kuzenim Mesude parmağını emiyor, parmağı ericek, yara olacak, bize yardım eder misiniz, Mesude ile konuşur musunuz?” Bu mektubu yazdım, her gün de Mesuş’u bize çağırdım. Mektup hangi gün eline ulaşacak da benim konuya değinecek, bilmiyorum ki! E, kaçırmamamız da lazım! Her gün Mesuş ile oturuyoruz yan yana, “Uykudan Önce” izliyoruz. Ben her akşam heyecanla bekliyorum. “Hadi Adile Teyze, ne zaman, ne zaman??” Aradan 1 hafta geçti geçmedi, yine Mesuş ile yan yana oturduk, izliyoruz. Adile Teyze başladı, “Dilaracım, kuzucum, ne güzel düşünmüşsün, aferin akıllı kızım; tabii ya kurşun kalem ile yazmışsın ki yanlış olursa düzeltebilesin, aferin kuzucum.” Bir kısa S (kısa sessizlik) verdi; sonra birden, “Mesudeee! Çek bakim elini ağzından, çek çek bakim!” diye bir bağırdı!.. Ben bile korktum; Mesuş, şook, şok şok şok… Çekiverdi elini ağzından. Ben de bir mutlu oldum ki “Ohh be, kardeşim parmağını emmicek artık,” diye. Parmak emme mevzusunu böyle çözdük galiba! Çook teşekkür Adile Teyze’cim. Allah gani gani rahmet eylesin. *** Adana’ya Erol Evgin geldi. Üniversitedeki büyük amfide konseri olacak. Yine bir heyecan, bir telaş. Bu sefer yaş sorunu yok; ohh, rahatız! E, ben de genç kız kategorisine girmişim zaten yahu; koskoca tiyatro görevlisinden teyit almadık mı, hepiniz şahitsiniz! Gittik konsere. Konser arasında ve sonrasında herkeslerde bir panik: Erol Bey’den imza alınacak, kendisiyle fotoğraflar çekilecek… Ben de Erol Evgin’i çok seviyorum; ama yapım gereği mi bilmem, öyle ünlü birisi ile fotoğraf çektireyim, imzasını alayım gibi bir hâlim olmuyor genelde. Aksine; kişiyi dinledik, izledik, tamamdır, bunlara ne gerek var, hatta kişiyi rahatsız etmiş oluruz gibi bir düşünce içindeyimdir. Ama bir baktım, bir küçük kalabalık Erol Evgin’in etrafına konuşlanmış. Erol Bey’de de bir tomar kartpostal var (kendi resimleri olan kartpostallar). Hazırlamış ne güzel, onlardan birer birer imzalayıp kişilere veriyor. Ne ince bir düşünce ve bir o kadar da pratik. Ben de yaklaştım, bir boşluk buldum; bana sordu “İsmin ne tatlı kız?” Anında cevap: “Dilara” O da, “Aaa, sen biliyor musun, benim Dilara diye şarkım var. Yoksa o şarkı sana mı yazıldı?” dedi ve tatlı tatlı güldü. Kartpostalı ismime imzaladı ve bana uzattı. Genç kız demediği için kırıldım ama; o ayrı. Şaka bir yana, aman Allah’ım nasıl hoş bir his, nasıl tatlı bir mutluluk oluştu bende. Çocukluk hâli, “Gerçekten şarkıyı bana mı yazmış bu adamlar yaw?” gibi kafada sorular… Keyifli bir çocukluk anısı olmuştu benim için. Aradan yıllar geçti, 30’lu yaşlarıma geldim. Eski bir dostum ile İstanbul’da Sunay Akın’ın programına gittik. Sunay Bey, dostumun arkadaşı imiş. Arada kulise geçtik. Sohbet ediliyor. Kapı açıldı, bir baktım ki Erol Evgin içeri girdi! Yine o tatlı, naif, hoş gülümsemesi ile... Aklıma kartpostal anım geldi hemen o an. Bu kulisten aklımda kalanlar; ortamdaki sohbetin kalitesi, hoşluğu; derin ve tatlı bir kültür birikimini yansıtması ve aynı zamanda da tatlı neşesi oldu. Hiç o kulisten çıkmak istemedim; onları öylece dinledim ve dinledim; tadı damağımda kaldı. Öyle bir ortamda, öyle değerli sanatçılarla kısa da olsa zaman geçirebilmek, benim için çok özel bir şans oldu. Belki de bugün sevginin önemini anlamama destek olan küçük anılar bunlar benim hayatımdaki; ne dersiniz, ilgisi var mıdır? Bence vardır!

1 yorum: