24 Ağustos 2015 Pazartesi

İyi yolculuklar (Çok sevgideğer, saygıdeğer Nihal Ersöz hanımefendi, Adana’nın gönüllere taht kurmuş Nihal Öğretmeni ile yolculuğumuza başlayalım.)

İyi yolculuklar Yaşam yolculuğundayız hepimiz, haydi hepimize iyi yolculuklar olsun. Doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz, belkide bir yerlerde yaşama devam ediyoruz. Bu yaşamımız da, belki başka bir yaşamımızın devamı, kim bilir? Bugün bu satırları yazarken, yıl 2015, 40 yaşındayım, 40 yaş almışım, hayırlı uğurlu olsun. Daha yeni genç oldum, öyle hissediyorum. Henüz yaşamın belli bir noktasındayım, daha gencim yahu, daha yaşayacağım, öğreneceğim, öğreteceğim çok şey var, huzurla ve ışıkla olsun. Geldiğim bu yaşta, aldığım bu 40 yaşta, öğrendiğim çok şey oldu, inişli deneyimlerle, çıkışlı deneyimlerle... İyisiyle, kötüsüyle...Belki kötüsüyle dediğim şeyler aslında iyisiyle idi, iyiliğime idi. Yaparız sohbetini... Benden konuşuruz, daha yeni başladık. Önce biraz, yaşlarımı alırken, elimi tutmuş, saçımı okşamış, bana teyzelik, amcalık, abilik etmiş, bir şekilde hukukum olmuş, çocukluğumdan tanıyıp bildiğim ve/veya hiç tanımadığım, görmediğim ama anlatımlarla yaşamıma dokunmuş, sonradan yaşamıma girmiş, tanıdığım, hukukum olan kişilerin yaşam hikayelerinden kısacık özgeçmişlerle bahsetmek istiyorum. Kimisinin uzun yıllar yaşam deneyimleri olmuş ve şu an aramızda değil, kimisi hala bizimle yaşam yolculuğuna devam ediyor. Ama ama ama hepsinin ortak noktları; “insan olmak”, “insan gibi insan olmak”, “iyi insan olmak”, “topluma faydalı insan olmak”, “topluma katkısı olan insan olmak”, “örnek insan olmak” ..... Hepsinin insanlığa dair verdikleri mesajların ana noktası aynı olsa da; bu mesajları veriş tarzları, yaşam biçimleri, yaşama kattıkları farklı ve şahıslarına münhasır. Kısa kısa, sırasıyla kendilerinden küçük bukleler halinde bahsetmeye başlayalım. Sonrasında kendilerini huzurla ve ışıkla diyerek yolcu edip, yaşama dair, insana, insanlığa dair sohbetimize kendi aramızda devam ederiz. Çok sevgideğer, saygıdeğer Nihal Ersöz hanımefendi, Adana’nın gönüllere taht kurmuş Nihal Öğretmeni Nihal Hanımefendi’nin ailesi; Osmanlı savaştan mağlup çıkıp, Türkler Anadolu’ya göçe zorlandıklarında, İran’ın Doğu Azerbaycan kenti ve Batı Azerbeycan kenti arasındaki Ülmiye Gölü kıyısındaki, Ülmiye kentinden Anadolu’ya göç etmiş. Dedesi Takizade Mehmet Efendi, Adana’ya, ailesini toplayarak getirmiş ve yerleşmişler. Adanalı halk kendilerine Acemistan’dan geldikleri için “acemler” derlermiş. Dedesi Takizade Mehmet Efendi’nin elindeki parayla Adana’ya yerleşmişler. Adanalılar bilir, Adana’daki eski kız lisesinin olduğu Seyhan Nehri kıyısındaki mahallelerde birkaç dükkan ve ev edinmişler. Bir avlu içerisindeki 3 küçük evde yaşamaya başlamışlar. Her biri 2 odalı., ortak tek mutfak, ortak avlu... Halalar, kuzenler, akrabalarla beraber oturulurmus. Aynı mahallede beraber geldikleri akrabalarıda ev, yurt alıp yerleşmişler. Nihal Hanımefendi’nin babası Mustafa Taki, şapka diker, satarmış. Yandaki dükkan da da İstanbul’dan getirttiği kahve makinası ki o dönemlerde kahve makinası olan tek dükkanmış, kahveler kavrulur, makinadan çekilir, satılırmış. O döneme göre iyi şartlarda yaşayan bir aile imiş. Nihal Hanımefendi, Aralık 1930 yılı doğumlu, 5 kardeşin ortancası... Doğdugu zaman hem Türkiye, hem de babasının işleri iyiye gidiyormuş. Babası; “benim şanslı kızım, güzel sarı kızım” diye seslenirmiş hep Nihal kıza. Bir zaman geçtikten sonra; Türkiye’de, kıtlık, karne ile ekmek, tahıl vb aşların alındığı dönem başlamış. Nihal Hanımefendi, ortaokul da...Babası Mustafa Taki Beyefendi, kalp rahatsızlığından vefat etmiş.Ve aile her geçen gün fakirleşmeye başlamış, tek tek satılan dükkanlar, kala kala avlulu evlerde, akrabalarla tek vücut, tek mutfak, birbirlerine destek oluyorlar. Okuyan çocuklar elden ele okutuluyormuş. Tüm bu zorlu günlerin içinden geçerek genç kız olan Nihal kız, Kız Lisesi’nin en başarılı öğrencilerinden olmuş ve iftiharlarla diplomasını almış. Aynı zamanda, okulun voleybol takımı kaptanı, milli bayramlarda şiiirler okuyan, çok güzel, başarılı, azimli bir genç kızı imiş. Bununlada yetinmemiş, yeterlilik sınavlarında başarılı olmuş ve ögretmenliğe adımını atmış. İlk adım, Dikili köyü, Osmaniye ve Kadirli gibi yaşadığı şehir merkezinden uzak yerlerde yıllarca çalışmış. Sonrasında Adana’nın o dönemdeki en görkemli okuluna tayini çıkmış. Küçük kardeşi ve annesiyle birlikte yaşamış uzun bir süre. Büyük kardeşleri evlenmiş. Annesi; Nihal Öğretmen evlendiğinde de vefat edene kadar, Nihal Öğretmen ve ailesi ile birlikte yaşamış. Nihal Öğretmen, annesini, kendi şartlarıyla, annesinin özel arzusu olan hac ibadeti için hacca da yollamış. Annesine sevgiyle ve özenle yıllarca bakmış. Eşi çok değerli Nevzat Beyefendi... Tıbbıyeyi, maddi sıkıntılardan dolayı yarım bırakmak zorunda kalmış. Marif Müdürlüğü’nde sicil şefi olarak calışmış. Ortak bir arkadaşları vasıtasıyla Nihal Hanımefendi ile tanışmış ve birbilerine aşık olup, evlenmişler. Nevzat Beyefendi; Nihal Hanımefendi’nin ısrar ve zorlamalarıyla, öğretmenlik sınavına girmiş ve öğretmen olmuş. Beraber, sırt sırta yaşam mücadelesine, yaşam yolculuğunda ilerlemeye başlamışlar. O kadar başarılılarmışki. Adana’da önemli ve büyük isim yapmışlar. Her sene milli eğitimden takdir belgeleri almaya başlamışlar. Özel dersler başlamış, aranan, sevilen, sayılan birer başarılı öğretmen olmuşlar. Neredeyse bir kaç nesil, kendi tedrisatı camialarında eğitim almış kendilerinden. Sadece ögretmenlik yapmakta kalmayıp, birçok sosyal projelerde rol ve görev almışlar. Adana’nın bilinen, sevilen, sayılan isimleri arasına girmişler. İki kızları dünyaya gelmiş. Derken, torunlar, torunların cocukları.... Nihal Öğretmen, hayat arkadaşı, Nevzat Beyefendi’yi 2014 yılında kaybediyor. Şimdilerde yalnız, evlatları, torunları çevresinde olsada. Yaşını epeyce almış, yaşlanmış demeye dilim varmıyor Nihal Öğretmen için. Kızı Ömür Hn ile konuşuyoruz, çocuklaştığını, çoğu konuyu unuttuğunu söylüyor. Nihal Hanımefendi, Öğretmen, Teyzem ile aile ortamında tanıştım, yıllar yıllar öncesinde, çocuktum. Aile dostlarımızdı kendileri. Haftada en az bir buluşulurdu. Nihal Öğretmenin, çocukluğumda beni en çok etkilediği ve hep gözümün önünde olan resmi, beni yanına alıp, büyük insan gibi yaptığı sohbetlerdi. Sohbet ederken, hissettirmeden, o bal tatlı diliyle, bana öğrettikleri idi. Bize öğrettiği en özel konulardan birisi, hoşgörü, tatlı dille duygu ifade etme hali idi.Yüzünde ve dilinde hep bir tatlı dil, olaylara yaklaşımda hep bir hoşgörü, dolayısıyla yaşama bakışta, duruşunda müthiş bir pozitif enerji. Tabii bu öğretileri, daha sonra yıllar geçip, büyüyüp, konuları analiz etmeye, sohbetlerin içeriklerini değerlendirmeye başladığımda anlıyorum. Her şeyden önce adabı muaşeret kuralları, sonrasında özgüvenli olma, olumlu özelliklerini doğru kullanma, iyi niyet, iyi düşünce, üretmenin önemi, yardımlaşmanın önemi, sevgi, saygı, güvenin önemi gibi birçok konuyla ilgili öğretiler. Yaşamda duruşuyla, sohbetleriyle, yaptıklarıyla insanlığa faydada, katkıda bulunmanın en özel örneklerinden birisi Adana’nın Nihal Hanımefendisi, Nihal Öğretmeni, Nihal Teyzemiz. Bu satırları sizlere yazarken de gözlerim dolu dolu oluyor. Yaşamda herkes genç kalsa, yaşam bir dursa da, bu özel kişilerle hayatımıza devam edebilsek, yolculuğumuz devam etse, insanlığı, usulu, adabı, nezaketi, sevgiyi, saygıyı, güveni, güzellikleri paylaşmaya devam etseler, bu hiç bitmese. Hoş belki de bitmedi, bakın hala sohbetini yapıyoruz, demek ki Nihal Teyzemle yolculuğumuz devam ediyor ve edecek. Öğretileriyle, sevgileriyle yaşadıkça, içimizde bunları yaşattıkça devam edecek.

ÖNSÖZ (Yazmaya başladığım 3.kitabımın önsözü)

ÖNSÖZ genelde atlanır kitaplarda, okunmaz geçilir, nedense? ÖNSÖZ’ümü lütfen okuyun, ön sözüm, bundan sonraki sözlerimin, yazdıklarımın temel taşlarını oluşturacaktır.  Yaşam enteresan, yaşamın içinden geçtikçe böyle bir hisse kapılmaya başladım. “Enteresan” kelimesiyle özetlemeye çalışıyorum yaşamı, ama pek yeterli olmuyor. Hayat bir tiyatro oyunu diye boşa söylenmiyor. Evet bir tiyatro oyunu gibi sahiden. Her dönemde her insanın geçtiği yol, geçtiği yaşam sürecinde ayrı bir hikaye yatıyor. Bazısında da, hikaye aynı, oyuncular farklı oluyor. Hatta belkide her hikayenin, bir de geçmiş yaşam hikayesi var, kim bilir? Her hikayenin bir nedeni var, yaşamda yaşanması gereken hikayeler belki de bunlar. Kim bilir? Her hikayeyi yaşayanın da yaşaması gereken hikayeler yaşadıkları, kim bilir? “Vardır bir hayır”, “yaşanması gerekiyormuş”, “deneyim oldu”, “kader böyleymiş”, “alın yazımda varmış” gibi cümleler kurarız ya, iyi kötü yaşadıklarımızın ardından...Bunun gibi bir şey, vardır her hikayenin oyuncusunun, o hikayeyi yaşamasının nedeni, vardır bu yaşamda her oyuncunun bir misyonu, bir nedeni, kim bilir? Bu yaşam oyununda, her insanın bir misyonu, bir tekamül süreci, bir hikayesi oluyor, en azından ben bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Benim gibi düşünenlerin de çok olduğunu biliyorum. Bir şeyler yaşamalı ki insan, o deneyim sürecinden geçsin, yaşamdaki misyonunu, tekamül sürecini gerçekleştirsin. Bir de bu işin, oyuncunun, rol arkadaşlarına yansıması da var tabii. Yani her insanın bu yaşama, varsa çocuklarına eşine, dostuna, içinde bulunduğu aileye, çevreye, topluma hikayesinden bir iz bırakma misyonu da vardır belki, kim bilir? Bana vardır gibi geliyor. İşte bu anlamda, bazı kişilerin yaşama yansıttıklarını, çevrelerine verdikleri mesajları, içinde bulundukları topluluklara maddi manevi katkılarını, faydalarını gözlemliyorum, gözlemlemeye çalışıyorum, belki mesleğim gereği, belki de yapım gereği izliyorum, aklımın bir yerlerine notlarımı alıyorum. Bunu yaparken; bazı kişilerin, çok özel, çok değerli, sadece içinde bulundukları, ulaşabildikleri topluluklara değil daha fazla kişiye, daha fazla topluluğa dokunmaları gerektiğine inanıyorum. Verdikleri mesajları, yaşam enerjilerinin kaynaklarını, yaşama katkılarının büyüklüğünü, özelliğini daha fazla kişi bilsin, duysun, okusun istiyorum. Neden mi? Çünkü her hikayeden bir ders çıkarılacağına inandığım için, rol model insanları ve yaptıklarını, yaşama yansıttıklarının bilinmesinin getirdiği öğretilerin öneminin büyük olduğunu düşündüğüm için...Her şeyden önce hepsinin temelinde; insanlığa dair, insan olmaya dair, insan olmanın önemine dair derin mesajlar yattığını düşündüğüm için... Bu anlamda, benimde yaşamıma dokunmuş, çok özel, çok değerli, üst düzey bulduğum hikayelerin oyuncularından küçük bukleler sunduğum, bu buklelerden yola çıkarak, kendimce çıkarımlarımı da biraz ekleyerek, duygu ve düşüncelerimi de sizlerle paylaştığım, ayrıca çok önem verdiğim ve üzerinde durduğum bu “insanlık” mevzuunun üzerinden geçmek istediğim, bu konularla alakalı sizlerle sohbet etmeye çalıştığım 3. Kitabımla sizlerle buluşmak istedim. Oldukça heyecanlıyım... Bu kitabımı enteresan hislere kapılarak yazıyorum. Bakın yine “enteresan” dedim. Şöyle ki; genelde kitabım beğenilsin, e 2 kuruşta kazansam şu kitaptan, “best seller” olsun kitabım, ödüller alayım, satışım patlasın gibi düşünülür sanırım ya da ne bileyim tamamen manevi, vermek istediğim mesajlar çokça kişiye ulaşsın, kişisel gelişimlere faydası olsun denir belki. Ben, bir miktar farklı duygu ve düşünceler içerisindeyim. Son yıllarda içimden sürekli geçen bir dua, bir niyet var, günler geçtikte de bu niyetim daha da pekişiyor. Hep aynı duayı ediyor ve aynı niyetleri ediyorum. Diyorum ki; yazdıklarım dokunduğu her oyuncuya; insanlığa dair iyi bir şey aşılasın, vijdan aşılasın, huzur, ferahlık versin, şifa yolları açsın, şifalar getirsin, içlerine, dışlarına, kalplerine ve yaşamlarına iyilikler, güzellikler getirsin. Dolayısıyla; dünyamız daha bir yaşanası olsun, insanlık olsun, vijdan olsun, sağlık olsun, huzur olsun. Hepinize, hepimize sağlık, huzur, şifa, ferahlık, sevgi, iyilikler, güzellikler, her şeyden önce insanlık diliyorum efendim. Var olun, sağ olun, nur olun. Huzurla ve ışıkla... Dilara İnsan Kadın Anne

Yaşamımdan kayan, yaşamıma kayan yıldızlar (2.kitabımdan)

...... Adana’ya Yıldız Kenter’in, “Ben Anadolu” oyunu geldi. Aman Allah’ım; aldı beni bir telaş, bir heyecan. Zaten tiyatroyu çok severim; ayrıca, Yıldız Kenter’e hayranım… Kendimi kaybettim duyduğumda. Yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşlarındayım ve tiyatroda o zamanlarda 12 yaş kuralı vardı! Şimdilerde var mı öyle bir kural, bilmiyorum. 12 yaş kuralı derken, çocuk tiyatrolarından bahsetmiyorum tabii; büyük/yetişkin tiyatro oyunları diyelim. Annemle konuştuk. Annem dedi ki, “Buluruz bir çare. Sen olgun bir çocuksun; sessiz, sakin, üslubuyla izlersin oyunu; e, boyun da uzun.” Boyun uzun derken, şöyle olur ya; ilkokulda kızlar erkeklere göre biraz daha hızlı serpilir, uzar. Okulun ilk 5-6 yılı kızlar daha uzun olur, sonra erkekler kafa farkı fark atmaya başlarlar, kızları geçerler. İşte benim bu oyuna rastlayan dönemim, o kızların uzun olduğu döneme denk geliyor; ohh, işe yarayacak. Her ne ise; sonuç olarak, annemden tam destek var. Aldık biletleri; en güzel kıyafetlerimizi giydik, gayet şık, özenerek bezenerek tiyatroya gittik... Çok tatlı bir heyecan içindeyim. Kapıda görevliler biletlere bakıyor; bayılacağım galiba, ya beni içeri almazlarsa. Görevli bana dönüyor. “Ayyy, aman Allah’ım, ne olacak şimdi?” hâllerindeyim!.. “Geç bakalım güzel genç kız” diyor… İşte o an, bayıldığım an oldu demiyeceğim! Ama yüzümde komik bir gülümseme, enteresan heyecanlı el kol hareketleri... Ohhh!! İzledik oyunu. Hayatımın en en en etkileyici tiyatro oyunu oldu, Yıldız Kenter’e, tiyatroya ve sanata olan sevgim, saygım tarifsiz arttı; müthiş etkilendim. *** Yahu, annemin beni yanlış hatırlamıyorsam, 5 yaşında, (evet evet, öyle olsa gerek; taş çatlasın, ilkokula başlamış olabilirim; neyse ya, 5 yaş-7 yaş, fark etmez, o yaşta işte) beni “Hisseli Harikalar Kumpanyası” müzikaline götürme hikâyesi de var, biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, işte öğrendiniz! Yazlık sinemalar vardı o zamanlar, yazlık sinemada izlemiştik. Yahu, ne cesaret! “Çocuktur; bir gürültü, bir aksilik yapar,” dememiş, birilerinden tepki alırım dememiş... Ee, pek tabii yaa, bende daha o zamanlardan bir olgunluk, bir akıl, fikir hâli varmış; o da ayrı konu tabii üstadım! *** Şaka bir yana; yazarken bile bir heyecan sardı beni. Bu müzikali Egemen Bostancı- Haldun Dormen sahneye koymuş… Erol Evginler mi ararsın, Nevra Serezliler mi? Mehmet Ali Erbil, Adile Naşit… (Zaten ben, Adile Naşit hayranıyım; “Uykudan Önce”lerden beni bitirmiş, bağlamış zaten…) Kartal Kaan… Aman Allah’ım, aman Allah’ım, hayal âlemi, hayal dünyasındayım, şeklindeyim. O yaşlarda ne heyecan, ne deneyim; sormayın gitsin. Hiç unutamadığım, hayran olduğum bir olaydı o müzikali izlemek. E, doğal olarak annemle, bu ve bu gibi konularda beni her zaman desteklediği ve teşvik ettiği için, bana sanat sevgisini aşıladığı için, bu ortamlara beni dâhil ettiği için çookk gurur duydum, duyuyorum. Ve kendisine, çok özel teşekkürlerimi sunuyorum. *** Adile Naşit diyince, aklıma gelenler: Her akşam yatmadan önce Adile Naşit’in, televizyondaki, “Uykudan Önce” programını izliyorum, öyle yatıyorum. Adile Naşit de “Kuzucuklarım sağlıklı beslenin, süt için, erken yatın erken kalkın, büyüklerinizi / küçüklerinizi sevin sayın...” vb. öğretiler aşılamaya çalışıyor. Bir yandan da çocuk izleyicilerden gelen mektupları okuyor ve içeriğine göre cevaplandırıyor. Ne bilim; Ayşe diye bir kız çocuk mektup göndermiş diyelim. Adile Teyze’ye, “Sizi seviyorum, arkadaşım Banu’yu öpüyorum,” demiş mesela. Adile Teyze de, “Ayşe, kuzucuğum, ben de seni seviyorum, erken yat emi!” diye yanıt veriyor. Ya da birisi yazmış, “Adile Teyze’cim, kardeşim Ali çok yaramaz, kitaplarımı yırtıyor,” demiş. Adile Teyze, hemen, “Ali, çocuğum, ayıp değil mi, hiç yakışıyo mu evladım, ablan ile güzel oyna, hem kitap yırtılır mı bakim, okunur. Görmeyim, duymayim bir daha. Kitapları oku ve kitaplığa güzelce kaldır,” vb. diyor ve onlarla karşılıklı, yüz yüzelermiş gibi konuşuyordu. Gelelim olayın benimle ilgili kısmına: Bizim Mesuş, parmağını emiyor, bana da dert oldu. “Kardeşimin elleri yara olacak, parmağı küçülecek, incelecek, yok olacak,” diye bir telaş aldı beni. O zamanki aklımla, “Hımm, ben bunu Adile Teyze’ye yazim, bana / kardeşime yardımcı olsun,” dedim ve hiç unutmuyorum kurşun kalem ile yazdım. Neden kurşun kalem ile? Maazallah yanlış manlış yazarım, silip düzeltme imkânı olsun, diye sanıyorum. Bir yerde de, kâğıt tasarrufu yapıyordum; hani tükenmez ile yanlış yazarsam kâğıdı yırt at, hoş değil. Adile Teyze’me de bu durumu mektubumda açıklamıştım; neden kurşun kalem ile yazmayı tercih ettiğimi yani… Komik miyim neyim? Bir de tabii, mektubun ana konusunu da eklemiştim. “Kuzenim Mesude parmağını emiyor, parmağı ericek, yara olacak, bize yardım eder misiniz, Mesude ile konuşur musunuz?” Bu mektubu yazdım, her gün de Mesuş’u bize çağırdım. Mektup hangi gün eline ulaşacak da benim konuya değinecek, bilmiyorum ki! E, kaçırmamamız da lazım! Her gün Mesuş ile oturuyoruz yan yana, “Uykudan Önce” izliyoruz. Ben her akşam heyecanla bekliyorum. “Hadi Adile Teyze, ne zaman, ne zaman??” Aradan 1 hafta geçti geçmedi, yine Mesuş ile yan yana oturduk, izliyoruz. Adile Teyze başladı, “Dilaracım, kuzucum, ne güzel düşünmüşsün, aferin akıllı kızım; tabii ya kurşun kalem ile yazmışsın ki yanlış olursa düzeltebilesin, aferin kuzucum.” Bir kısa S (kısa sessizlik) verdi; sonra birden, “Mesudeee! Çek bakim elini ağzından, çek çek bakim!” diye bir bağırdı!.. Ben bile korktum; Mesuş, şook, şok şok şok… Çekiverdi elini ağzından. Ben de bir mutlu oldum ki “Ohh be, kardeşim parmağını emmicek artık,” diye. Parmak emme mevzusunu böyle çözdük galiba! Çook teşekkür Adile Teyze’cim. Allah gani gani rahmet eylesin. *** Adana’ya Erol Evgin geldi. Üniversitedeki büyük amfide konseri olacak. Yine bir heyecan, bir telaş. Bu sefer yaş sorunu yok; ohh, rahatız! E, ben de genç kız kategorisine girmişim zaten yahu; koskoca tiyatro görevlisinden teyit almadık mı, hepiniz şahitsiniz! Gittik konsere. Konser arasında ve sonrasında herkeslerde bir panik: Erol Bey’den imza alınacak, kendisiyle fotoğraflar çekilecek… Ben de Erol Evgin’i çok seviyorum; ama yapım gereği mi bilmem, öyle ünlü birisi ile fotoğraf çektireyim, imzasını alayım gibi bir hâlim olmuyor genelde. Aksine; kişiyi dinledik, izledik, tamamdır, bunlara ne gerek var, hatta kişiyi rahatsız etmiş oluruz gibi bir düşünce içindeyimdir. Ama bir baktım, bir küçük kalabalık Erol Evgin’in etrafına konuşlanmış. Erol Bey’de de bir tomar kartpostal var (kendi resimleri olan kartpostallar). Hazırlamış ne güzel, onlardan birer birer imzalayıp kişilere veriyor. Ne ince bir düşünce ve bir o kadar da pratik. Ben de yaklaştım, bir boşluk buldum; bana sordu “İsmin ne tatlı kız?” Anında cevap: “Dilara” O da, “Aaa, sen biliyor musun, benim Dilara diye şarkım var. Yoksa o şarkı sana mı yazıldı?” dedi ve tatlı tatlı güldü. Kartpostalı ismime imzaladı ve bana uzattı. Genç kız demediği için kırıldım ama; o ayrı. Şaka bir yana, aman Allah’ım nasıl hoş bir his, nasıl tatlı bir mutluluk oluştu bende. Çocukluk hâli, “Gerçekten şarkıyı bana mı yazmış bu adamlar yaw?” gibi kafada sorular… Keyifli bir çocukluk anısı olmuştu benim için. Aradan yıllar geçti, 30’lu yaşlarıma geldim. Eski bir dostum ile İstanbul’da Sunay Akın’ın programına gittik. Sunay Bey, dostumun arkadaşı imiş. Arada kulise geçtik. Sohbet ediliyor. Kapı açıldı, bir baktım ki Erol Evgin içeri girdi! Yine o tatlı, naif, hoş gülümsemesi ile... Aklıma kartpostal anım geldi hemen o an. Bu kulisten aklımda kalanlar; ortamdaki sohbetin kalitesi, hoşluğu; derin ve tatlı bir kültür birikimini yansıtması ve aynı zamanda da tatlı neşesi oldu. Hiç o kulisten çıkmak istemedim; onları öylece dinledim ve dinledim; tadı damağımda kaldı. Öyle bir ortamda, öyle değerli sanatçılarla kısa da olsa zaman geçirebilmek, benim için çok özel bir şans oldu. Belki de bugün sevginin önemini anlamama destek olan küçük anılar bunlar benim hayatımdaki; ne dersiniz, ilgisi var mıdır? Bence vardır!

Yayla ve sevgi birliktelikleriiii... (2.kitabımdan)

..... Bu arada, “Sıkma” diyince gözümün önüne her zaman ilk gelen sahne şöyle: Yaylada sabah erken saat, orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss; taze ve gayet doğal (Şimdilerde ismi organik oldu!) bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanırsın. Ey Allah’ım, bana bunları yaşamamı nasip ettiği için çok çok çok şükrediyorum! Efendim, oradan sesler yükselir, “Fatmaanımm, tereyağ nerdee, hadi kooş, soğumadan yetiştirr.” Hemen koşarım terasa, terasın bitimindeki küçük odaya, Sıkma, yufka ekmek, hatta içli köfte imalatı için özel ayrılmış, içerisinde taştan ocağı olan odaya... Bu araya sıkıştırarak biraz; yayla nedir, nasıldır, anlatmak istiyorum. “Anlatmaya çalışayım,” desem, daha da doğru olur sanıyorum. Yayla… Yayla mevzusunu az biraz açmak lazım, öyle değil mi? Bilen var bilmeyen var; bir de, bizim buralardaki yayla başka, başka yerlerdeki yayla başka olabilir… Yaşamında yayla hiç yer almamış kişiler olabilir, bizimkinden çok daha farklı bir anlamda yayla bilgisi olanlar olabilir, gibi gibi… Öncelikle; sözlük anlamlarıyla başlayalım; 1. Akarsularla derin bir biçimde yarılmış, parçalanmış, üzerinde düzlüklerin belirgin olarak bulunduğu, deniz yüzeyinden yüksek yeryüzü parçası, plato. 2. Dağlık, yüksek bölgelerde, kışın hayat şartları güç olduğu için boş bırakılan, yazın havası iyi ve serin olan, hayvan otlatma veya dinlenme yeri. 3. Genellikle yüksek koyaklarla derince yarılıp parçalanmış düz yüzeyler. 4. Taban yerlerdeki meralar otlatıldıktan sonra, yalnız yaz aylarında otlatılan yüksek rakımlı meralar, yaz merası. 5. Deniz yüzeyinden yüksek, yaz mevsiminde oturulan serin ve yüksek yerler. (Vikipedya / wikipedia’ya girerseniz, oradan çok daha detaylı bilgi alabilirsiniz.) Efendim, Toros Dağları’nda, Karadeniz Bölge’mizde, yaygın bir şekilde yaylalara gitmeler olur; yaylalarda evleri olanlar olur. Benim bahsettiğim yayla, “Toros Dağları eteklerinde; Adana, Tarsus, Mersin şehirlerinin sıcak olmasından kaynaklı olarak gidilen; daha çok yaz aylarında oturulan serin ve yüksek yer,” diye özet olarak tarif edilebilecek bir yer. Dağın eteklerinde, ferah, ağaçlar içinde, şehirden uzak, doğal bir ortam. Pekii, konumuza dönelim: Orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss… Taze ve gayet doğal bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanmıştık. Buyrun “Sıkma”ya! Yahu, bir insan hiç üşenmeden hemen hemen her sabah tüm mahalleye bu partiyi gerçekleştirir mi? Yukarıdan, yandan, aşağıdan akrabalar, komşular gelir, girerler sıraya. Koş koş koş, ‘Sıkma’ya koş. Offf, o ne koku be kardeşim! Bak yazarken bile canım istedi vallahi! “Meste Teyzeee (Mesude Teyze, anneannem), benimkini yağlama, benimkini yağla, benimki soğansız içten olsun; yook, benimki soğanlı iç olsun, şöyle layığıyla canım...” Hiç yüzü ekşimez mi insanın, “Teker teker geliinn!!” demez mi? Kavga çıkar: Sıra benimdi, sen 3 yedin ben 2… “Temam, temam, daha çok var, Fatmanımm un ekleee...” Hemen kavgada karışan ortalığı toparlar… İnsan hiç tepki vermez mi? Anneannem ‘Tamam’a, ‘Temam’ derdi. Fatma Hanım da, bizim Fatma Nine’mizdi, bizde kalırdı, anneanneme can yoldaşı. Aynı zamanda kavgalısı, yavuklusu misali. Bir gün olmadı ki kavga etmedikleri! Ama, “Ne onunla ne onsuz!” Allah ikisine de gani gani rahmetler eylesin. Sevgi dolu, sevgiyle yola çıkmış 2 kadın. Sevgilerini çevrelerine yansıtmış 2 kadın… Fatma Nine’mi de kısaca tanıtayım. Fatma Nine’m, Bulgar göçmeni, kısa boylu, zayııff, küçücük bir kadındı; çıtı pıtı. En sevdiği şey, çay ile birlikte, ekmeği, pul biber ve tuza banarak yemekti. Anlattıklarından o yaşlarımda anladığım kadarıyla, eski yokluk günlerinden kalma alışkanlıklar. Hep ekmek saklardı; eve fazladan 1 ekmek aldırır, koltuk altlarına saklardı. Sonra annem o ekmeği, ‘araya gitmesin’ (ziyan olmasın) diye çıkarır; bir şekilde, Fatma Nine’me hissettirmeden kullanırdı. Yenisini, tazesini de yerine yine gizlice koyarak… Efendim, ne parti, ne neşe, ne eğlence… Fatmannımm ya da Meleeekk… Karpuz da kesin kızım, çaylar nerde, hadi Sıkma’lar soğumadan… Böyle bir ev hâli, ne tatlı günler, neşeli günler. Sıkma bahane, birliktelik şahane! En komiği de, tabii olay sabah erken saat olunca, herkes pijamalı… O ne yaa?? Eşofman geçir bari… Pışııkk, ben giyinirken sen Sıkma’ları bitiricen dimii, yemezleerr; kalktığım gibi fırlarım Sıkma’ların, böreklerin başına… Bunlar bizim başöğretmenlerin, aslında rahatlıkla isimlerine ‘Sevgi Öğretmenleri’ de denilebilir, bilerek bilmeyerek yaptıkları, aileyi bir arada tutmak, çocuklara rol model olmak anlamında yaptıkları çok çok özel etkinliklermiş; şimdilerde ne kadar da iyi anlıyorum! Amma velâkin, 2., 3. göbeklere/nesillere ne kadar yansımış, geçmiş bu yapıp etmeler; şüphelerim yok değil, maalesef. Bu arada, yaylada öyle bir ortam vardı ki; vazgeçilemeyen tatlılıkta… Vay Şükran’ım vay! Kuzenim Şükran, annesi, babası bir yaz İzmir’e tatile gidecekler, Şükran, kriz yaratır. “Noldu Şükran?” “Ben gitmicem işte İzmir’e” “E, neden ki? Ne güzel Ege tatili.” “Hayır, ben burada kalıp Hasan Bakkala gitcem sizinle.” Hasan Bakkal da, Allah rahmet eylesin, Hasan Amca’nın bir küçük baraka bakkalı. Her öğleden sonra herkes toplanır, harçlıklar cepte; çikolata, çekirdek, içecek, şokellalar alınır, yenir içilir, eğlene eğlene, yaylana salına eve dönülür; böyle bir yayla etkinliği. Bizim Şükran, bu yüzden kesinlikle ve kesinlikle İzmir tatilini Hasan Bakkal’a tercih etmeeezzz, edemeeezz! Hasan Bakkal etkinliği, İzmir tatilini döver! Yani,sevgi duygusu yüksek olan eğlence ortamı, maddi, somut güzellikleri net olan İzmir tatilini döver mi? Döver vallahi. .......

"Deneyim, deneyeyim" (İlk kitabımdan bir küçük parça)

Herkes için deneyimin anlamı farklı tabii. Kimisi yaşı ilerler, tamam ben oldum der. Tek kriter yaş mı? İçi ne kadar dolu yıllar? Kimisi ne kadar olumsuz deneyim, kötü, sıkıcı olay varsa yaşar, deneyim budur der? Peki iyi olanı bilmek, öğrenmek? Kimisinin tüm iş ve özel hayatı süt liman, tos pembe geçer? En deneyim benim deneyim der. Peki zorluklarla mücadele? Parayı yönetir, maliyetleri, kazancı yönetir ve gözetir? Deneyim budur der. Peki ya insan yönetimi? İnsanı yönetir. Asıl deneyim budur der. Peki ya, para, kazanç? Bu liste kişiye özel uzayabilir, kısalabilir. Çokça etken var deneyimi etkileyen; veriler, yaşanmışlıklar, bulunduğun ortam, yaşadığın ve/veya çalıştığın kişiler ve bu kişilerin kalifikasyonları, ne bilim kullandığın teknoloji gibi gibi gibi çok etken var. Bana göre hepsinin paçalıdır deneyim. Her deneyimin de bir diğer deneyime ek katkısı olur bana göre. Bu süreç hiç bitmez, yaşam sürdükçe sürer. Benim fikrim tabii. Siz ne dersiniz? Bazen konumla, görevimle alakalı sorular soruyorlar. Yanıt verirken, kendimi hem olumlu hem olumsuz bir anı, bir hikaye anlatırken buluyorum. Aynı soruya 2 farklı, belki daha fazla örnekle cevap, aynı çözüme götüren. Deneyimli insan halleri vardır. Eğer etrafınızda konuşulanlar fazla tanıdık geliyor, aslında vakti zamanında çokça konuşulmuş, üzerinde çalışılmış, elenmiş ipe asılmış bir durum söz konusu ise, eh bu bir deneyim kazanmış kişinin durumudur. Yukarıda kendisinden bahsettiğim, “Oturan Boğa”, kabile reisi. En kötüsü, deneyimli kişinin etrafında kendinden daha az deneyimli insan grubu ağırlıktaysa, aahh ah, çok sıkıntı, adamcağızın/kadıncağızın deneyiminin hiç bir hüküm sürmediği durumdur bu durum. Acısı fazla kaçmış, tadı tuzu gitmiş kebap durumu. Hiç yeme daha iyi. Amma velakin, hayatında bu denli deneyim şerefine erişmiş de çalışıyorsa, kendine göre sebepleri vardır. Çalışmayı seviyordur, boş oturmaktan hoşlanmıyordur, branşını seviyordur, imkanı yoksa imkanı olsun istiyordur, varsa imkanlarını iyileştirmek istiyordur, imkanları çok iyiyse daha da iyi olsun istiyordur, ne bilim idealisttir gibi gibi. Deneye, deneye, deneyeyim deneyeyim diye diyee, kimi bir beden küçük, kimi büyük gelir, kimi tam cuk oturur, dener dener devam eder, acı tatlı günler geçeerr geçeerr geçeeerr. Kimisi böyle benim gibi az deneyim, çok deneyim olduğu kadarıyla, “Oturan Boğa” olsam da olmasam da, oturayım da iki satır şu iş hayatından naçizane yaşadıklarımdan, gözlemlerimden bir kısım da olsa paylaşayım, azıcık da olsa faydası olur mu, azıcık da olsa keyifli vakit geçirilmesine sebep verir mi, azıcık da olsa ortak bir şeyler yakalarsak fena olma mı deer ve sizlerle buluşmaya yola çıkaarr.

İşte ilk kitabım; İş Hayatında Yaratıcı Kaos

Bu kitapta yazar; kitabın önsözünde de belirttiği üzere; sizlerle bir yandan iş hayatındaki anı ve gözlemlerini paylaşırken, bir yandan da sizlere, naçizane içinde gizli mesajlar vermeye çalışarak, yapılması gerekenler, yapılmamasında fayda vardır diye düşünülebilen ve/veya yapılsa iyi olur diye düşünülebilen konuları olaylar içerisinde gizli mesajlar şeklinde iletmeye/paylaşmaya çalışıyor. Tabii ki tamamen kendi şahsi düşüncesiyle, kendi bakışıyla... Biraz da nüktedan bir dille yazmaya çalışarak... “Cadı kazanı mı, kazan-kazan mı, kaynayan kazan mı? “Kaynayan kazan kapak tutmaz.” demiş atalarımız. Bir de siz okuyun, bakın bakalım, tuttar mı tutmaz mı?” Koşturup duruyoruz, garip, tuhaf haller, ayak kaydırmalar, Ali Cengiz oyunları, müdüre, astına pabucunu ters giydirmeler, bazımız tam tersi dostça destekler, ilerlesin diye kariyer yolunu açmalar, doğru bildiğimiz yanlışlar, yanlış bildiğimiz doğrular, durup düşünüyor muyuz, nereye varmak istiyoruz, amacımızı irdeliyor muyuz, çok yaratıcıyız çok, kendi kendimize, kendi kaosumuzu yaratıyoruz.

İkinci kitabımın basın bülteni

Dilara Koç’un yeni kitabı içinizi ısıtacak Dilara Koç’un yeni kitabı “İçimizdeki Cennet, Sevgi” raflarda yerini aldı. Yazarın ikinci kitabı hepimizin özlediği, her şeyin dürüst ve sevgi dolu yaşandığı günlere bir özlem niteliğinde. İlk eseri “İş Hayatında Yaratıcı Kaos” ile bir çalışan olarak başından geçenleri, bu başarılı konuma nasıl geldiğini nüktedan bir dille anlatarak iş hayatının kaosundan kurtulup mutlu bir çalışan olmak için tüyolar veren Dilara Koç, yeni kitabı “İçimizdeki Cennet, Sevgi” ile yine aynı sıcaklıkta ve samimiyette kendi hayatından unutulmaz anılar paylaşıyor. Tüm paylaşımlardaki ortak nokta ise içten gelen saf sevgi. Sade bir anı kitabından ziyade “nasıl yaşamalıyız” gibi köklü bir yaşamsal soruna ışık tutan eser bu sorunun çözümü için sevgi kavramına odaklanıyor. Yazarın Adana’da geçen çocukluğu, 80’li yılların Türkiye’sine ve Çukurova’sına tarafsız bir ışık tutarak eksilen değerlerimizin hatırlanmasına yardımcı oluyor. Hikayelerin renkli karikatürlerle süslendiği kitapta insan ilişkileri, aile kavramı saygı ve sevgi çerçevesinde ele alınıyor. Sevgi kavramının günden güne içinin boşaltıldığı şu günlerde Dilara Koç’un kendinizden mutlaka bir şeyler bulmanıza fırsat veren samimimi satırları içinizi ısıtacak ve kendi çocukluğunuzdaki dürüst ve sevgi dolu dünyayı tekrar yaşayacaksınız.

İçimizdeki Cennet Sevgi, İş Hayatında Yaratıcı Kaos