4 Kasım 2015 Çarşamba

Fikriye Atıcı Hanımefendi (teyzem) (bir dram, örnek bir yaşama tutunma hikayesi, güç ve iyilik timsali)


1935 doğumlu
Hikayesi 3 yaşında iken başlıyor.
3 yaşlarında iken, babası erkek kardeşiyle kendisini trene bindirmiş ve bir aileye götürüp vermiş.
Cabbar Ağalar denilen bir aileye vermiş.
Bu 2 güzel çocuğun, acılı hikayesi burada başlamış. Aile çocukları dışarıda yatırıyormuş, doğru dürüst yemek vermiyormuş, dövüyorlarmış, üstüne bir de abisine küçük Fikriye’yi dövdürmeye çalışıyorlarmış.
Bir gün ağabeyini tehdit etmişler, Fikriye’yi döveceksin diye, abiside bir gün Fikriye’yi dövmüş ve bu durumun psikolojisine dayanamayarak evden kaçmış, şekerci Nihat lar denilen bir ailenin yanına gitmiş, orada sanat öğrenmiş ve hayatı çok daha iyi olmuş.


Fikriye Hanımefendi, 09-10 yaşlarına kadar Cabbar Ağalarda kalmış, eziyetini çekmiş.
Anlatıyor; bir gün ekmek almaya göndermişler, yolda 2 yılan görmüş, “Yılanları görünce ekmeği atıp kaçmışım, ekmeği düşürdü diye kadın beni çok kötü dövdü, kan revan içinde kalmışım, gelinleri geldi durdurdu. O gün artık dayanamadım, kendi kendime düşünüyorum ne yapabilirim, küçüğüm çocuğum, bizim köyden bir bekçi vardı orada, aşağı indim bekçiye dedim ki, Şıhlı Köyü’nde Mehmet Hoca derler babama bana yardım et, beni O’na götür. Beni Şaziye Hanımın kız kardeşine götürdü, teslim etti, yürüyecek halim yok, eşeğe bineceğim her yerim yara, ağrıyor, akşam ezanı okunacak köyün hocası absdest almak üzere, kim mi? babam, Mehmet Hoca, Mehmet Emmi diye seslendi kadıncağız, bak şu çocuğa dedi.” Babası, Mehmet Hoca, Fikriye Hanımefendi’yi görünce elinden ibriği düşürmüş. “Elimi yüzümü yıkadık, ufak taht gibi bir yer vardı, oraya çıkardı, oturduk, analık öyle kötü kötü bakıyor. 1 hafta o köşede aç uyudum. Atike Ablam dedi ki, baba ben Fikriye’yi Kasımlıya götüreyim, bahçeyi sulamaya götüreyim, yürüyecek taakatim yok, 1 haftadır açım, oturturdu beni ekmek sulamıştı, domates yeni çıkıyordu, domatesi doğradı, ekmeğin hala kokusu geliyor gibi şu an bana, sokum etti yedim. Allah bin kere razı olsun, analık beni istemiyor, büyük ablamda ilgilenmiyor. Atike Ablamda çok yokluktaydı, ilgilenemedi. Bir gün bir adam geldi, “hoca emmi bu çocuğu bir İsmet Uslu lar var, çok iyi insanlar derler, hanımı var, çocukları var 2 tane, kız çocuğu istiyorlar kızlarıyla birlikte büyüyecek.” Babam vermeyeceğim dedi, ben ısrarla gidecem ama yemek yerine döveceklerse ben gitmiyim dedim. Cabbar Ağalarda dayaktan başka bir şey bilmiyorum dedim.” “Cabbar Ağa ölünce kızı da çok merhametsizdi, eziyet eden asıl kızı idi.” “O adam, “yok kızım öyle bir aile değil, öyle şey olmaz” dedi, gitti. “


Gitmişler, kapıyı çalmışlar, evin rahmetli Fatma Nenesi açmış kapıyı, bakmışlar ki, yorgun, bitkin, üst baş yok. Hemen sırt baş almışlar, Mesude Hanım “hemen banyoyu yakın, yıkayın, karnını doyurun.” demiş. Yıkanmış, yemek yemiş, uzun zamandır ilk kez sıcacık yatmış.

“Allah razı olsun, orada insan olduğumu anladım” diyor. Oraya 9 yaşlarında gitmiş 4 sene kalmış.
Bir tanıdıkları; “çok iyi bir çocuk var, bu öksüzleri evlendirelim.” demiş Mesude Hn “kızımız çok küçük” demiş “olmazsa bir nişan takarız, bir sene daha geçsin, bu çocuğu biz aldık iyi olsun diye. Şimdi küçük yaşta evlendirmeyelim.” demiş. 1 sene geçmiş, anlamışlar ki damat adayı çok iyi insan, o zamanın en iyi düğün salonunda, çiftçi birliğinde düğün yapmışlar. Düğün hazırlıkları sırasında; İsmet Beyefendi “Kızımın güzelliği kendine yeter çok makyaj yapmayın” demiş, Fikriye Hanımefendi gözleri yarı dolu, yarı ışıldayarak söylüyor İsmet Bey’in bu lafını. Bu cümlesi hiç aklımdan çıkmaz diyor. Düğün öncesi İsmet Beyefendi, “herkese davetiye verilecek, kızımın düğününe gelmeyen bir daha evime gelmesin.” demiş. Salon kalabalık dolup taşmış. Çok özel ve güzel bir düğün olmuş. Fikriye Hanımefendi Cumali Beyefendi ile evlenmiş.


Cumali Beyefendi, çok iyi bir insanmış, melek gibi bir insanmış. Bir ikiz çocukları vefat etmiş. Sonrasında 3 çocukları olmuş, 1 erkek 2 kız. Tedaş da çalışıyormuş. İşide iyiymiş. Kızlar 4 aylıkken elektrik direğinden düşüp vefat etmiş. Fikriye Hanımefendi yayladaymış bebeklerle, açıklamadan Adana’ya getirmişler. Fikriye Hanımefendi’nin eşinin ölümüne üzüntüden sütü çekilmiş. Bebeklerle ilgilenmek gerek, bir yandan acı. Fikriye Hanımefendi ve çocuklarıyla, Bahriye Hanımefendi (Mesude Hanımefendi’nin dayısının hanımı) çok ilgilenmiş. “Bahriye nene bırakmadı bizi sağolsun, sonra rahmetli Cumali’nin iki gözü mazur amcası ile 14 sene yaşadık, sabaha kadar iş işleyip, sabahlarıda fabrikada çalıştım, 14 yıl. Fabrikada biri peşine takılınca fabrikadan çıkmak zorunda kaldım. Başka işler bulmaya çalıştım, ütü yapmaya gittim, yemek yapmaya, ev işlerine.” “İsmet Ağabeylerde, Fatma Neneyi izleyerek yemek yapmayı öğrenmiştim.”


Sonrasında ilk eşinin akrabası Salih Bey ile evlenmiş. Salih Bey, o dönem için kolay olmayan bir karar olarak, 3 çocuğuyla Fikriye Hanımefendi ile evlenmek istemiş. Salih amcadan 11 yaş büyükmüş Fikriye Hanımefendi. “Ben genç görünüyordum, Salih de çok iyi adamdı, beni 3 çocuğumla kabul etti, bir de 11 yaşta büyük olmama rağmen, senin için güzel dışın güzel bana ne yaşından derdi.” Diye de ekliyor.


2 yıl sonra kızı Sultan Hanımefendi doğmuş. 20 yıl evli kalmış. Salih Bey de çok iyiymiş dedik, demesine ama bakalım neler olacak? Film gibi derler ya. Film olsa çok abartmışlar deriz değil mi?
Ne diyorduk? Salih Beyefendi’nin Konya da şeker imalathanesi varmış, Salih Bey oraya çalışmaya gitmiş, Fikriye Hanımefendi’de desteğe gitmiş. “Tüm çalışanların yemeklerini yapıyordum, bulaşıkları hallediyordum. Bu gibi işlerle destek oluyordum Salih’e.” Gel zaman git zaman Salih Bey, başka bir bayanla birlikte olmuş, ilişki yaşamış ve işi batırmış, iflas etmiş. Fikriye Hanımefendi bunu duyunca, işi batırdığını değil, başka bir kadınla olduğunu duyunca, Salih Beyefendi ile devam etmek istememiş. “Hepimizin kocası yaptı, ne ortaya çıktın ayrılmışsın” demişler. “sen sensin, ben Fikriyeyim.” demiş hepsine. “Ben O’nunla doğruluğuyla, dürüstlüğüyle evlendim, eğrildi büküldü, doğruluğu dürüstlüğü kalmadı, istemem.” Diye de bana açıklama yapıyor.


Adana ya dönmüş. Bir küçük ev tutmuş oturmuş 3 ay evi yerleştirememiş, çok üzülmüş sıkılmış. Geriye dönük anlatıyor, “Konya’da 13 sene kaldık, dükkanın yemeklerini yapardım, bulaşıklarını yıkardım dediğim gibi.” “Ha bir de şu var, ayrılık sürecinde 3 çocuğum “Salih Abi’nin hakkını ödeyemeyiz.” diyerek konuştular, hala da öyle..” Kendi kızı, Sultan Hanımefendi, 6 yıl konuşmamış Salih Beyefendi ile. Fikriye Hanımefendi, yinede Salih Bey’i 5 yıl beklemiş acaba bayanı bırakırda geri gelir mi diye, ama Salih Bey dönmemiş. Görüşmemişler, irtibatı kesmişler. Kızı nişanlandığında nişanlısını bulmuş Salih Beyefendi, 3 ay rica etmiş kızıyla barışmasına destek olması için, o zaman ki nişanlısı şimdiki eşi Ali Beyefendi’nin sayesinde barışmışlar baba kız.


Fikriye Hanımefendi’nin, oğlu polis olmuş, evlenmiş. Kızları evlenmiş. 14 tane torunu olmuş. Şimdilerde kızı Sultan da yaşıyor. Mesude Hanımefendi ve ailesiyle yıllar içinde görüşmeleri devam etmiş. E bende Mesude Hanımefendi’nin torunuyum, dolayısıyla Fikriye Hanımefendi teyzem oluyor.


Salih Beyefendi şimdilerde Fikriye Hanımefendi’yi görmek isteyip, görüşmek istiyormuş, barışmak istiyormuş, kendisi yanaşmıyor. “Bu saatten sonra ne edim, ne gerek var.” Yinede Salih Beyefendi’nin sağlık sorunlarıyla kızının ilgilenmesi için teşvikte bulunuyor.


Bu trajedide, dramda, Fikriye Hanımefendi’nin bugün ki güçlü durumunu görseniz, saygıyla eğilmemek için zor tutarsınız kendinizi. Yaşama, Allah’a inancı o kadar kuvvetli ki, bu kendisini güçlü kılıyor diye düşünüyorum. Aklıyla, fikriyle, duygusuyla o kadar iyi anlıyor ki kötülük ve iyiliğin farkını, belki birçok insandan daha fazla. Yaşanmışlıklarında yatıyor, bu bilgi, bu deneyim. Tekamül sürecini hiç de kolay geçirmemiş öyle değil mi? Buna rağmen, iyiliği seçmiş, iyi niyeti, iç güzelliğini seçmiş. Bence kazanan O olmuş. İçinde kendi cennetini yaratmış, cennetini, huzurunu yaşıyor, ibadetini yapıyor içinin temizliğinin O’na verdiği huzurla.

Bende emeği var, büyük kızımda emeği var. Benim yaşama bakışımın, inancımın, gücümün gelişmesinde emeği var. Yaşam öğretmeni Fikriye Teyzem, yaptıklarıyla, duruşuyla, söylemleriyle... Her şeye rağmen iyiliğin, insanlığın ne demek olduğunu ve olmadığını acılı bir süreçle öğrenmesine rağmen, tarifsiz güçlü bir kadın, güçlü bir insan örneği.



Kendisi gibi bir teyzem olduğu için çook şanslıyım.

Gücünün, insanlığının, teyzeliğinin karşısında koşulsuz ve sonsuz sevgi ve saygıyla eğiliyorum.

Sevgiyle, huzurla ve ışıkla Fikriye Hanımefendi, teyzeciğim.


Bu Dünyayı Kuran Mimar

Bu dünyayı kuran mimar
Ne hoş sağlam temel atmış
İnsanlığa ibret için
Kısım kısım kul yaratmış


Kimi yaya kimi atlı
Kimi uçar çift kanatlı
Dünya şirin baldan tatlı
Eyvah balı tuza katmış


Kazması yok küreği yok
Ustası var çırağı yok
Gök kubbenin direği yok
Muallakta bina çatmış


Bu çark böyle döner durmaz
Ehli aşklar yanar durmaz
Aşk meyinden kanar durmaz
Sevgi muhabbet yaratmış


Hep biliriz dünya fani
Oyalıyor seni beni
Adem atadan bu yana
Nice insan gelmiş gitmiş


Bu dünyaya gelen gülmez
Bir yol var ki giden gelmez
Bu hikmeti kimse bilmez
Ona sır demiş kapatmış


Bu nizamı böyle kurmuş
Kendi çekilmiş oturmuş
Veysel'e türlü dert vermiş
Durmadan derman aratmış


Aşık Veysel


İki büklüm oldum gecede, günde
Gördüğüm, işittiğim acıda, kör karanlıkta
Bulanmış her yerime, ağrılar, yaralar içimde
Çocuğum küçüğüm
Nerede esen rüzgar, nerede ısıtan güneş
Üşüyorum için için
Bir boşluktayım, yalnızım,
Bebeğim küçüğüm
Nasıl bıraktın, kıydın baba
İnanında neye inandın baba
Namazını kıldın, tesbihini çektinde
Kızını ne ettin
Süt çocuğuyken attın uzağa
Eğildim, büküldüm
Süt uzakta, yuva uzakta
Kelebek olsam, ömrüm kısa
İnsanlığım belli olsa
Bebektim çabuk büyüdüm
Yeniden dirildim, güçlendim
Anladım ki insanım
Sulara bıraktım acıları, büyüdüm de büyüdüm
İnandım, sevdim, sevildim
Günü görmeye başladım
Güneşi gördüm, ışığı gördüm
Isındı kemiklerim
Güçlendim,
İnsanlığımla buluştum
Vardım tadına suyun, aşın
Demledim sevgi çayımı yuvamda
İçtim kana kana
Cennetimi buldum, yarattım
Gam yemem artık hayatta
İçim güler, cennetimde yaşarım
Yaşam dediğin oyunda


Dilara Koç
Kasım 2015




13 Ekim 2015 Salı

Nermin Börü Hanımefendi (bir prenses, nezaket, iyilik timsali, güçlü, başarılı, topluma hem özel hem iş yaşamı için başarılı bir rol model)

Nermin Hanımefendi ile ilgili sohbetimize başlamadan önce, gündem konumuz olan memleket meselelerinin sosyal medyada paylaşımları, paylaşım şekilleri ile ilgili kısa bir fikrimi paylaşmak istiyorum. Sosyal medyada yoğun bir şekilde, yaşanan olaylar, kişilerin yorumlarıyla beraber paylaşılıyor. Evet olaylar çok tatsız, korkunç evet, çokça talihsiz, “insanlığa” dair çok acı şeyler yaşanıyor. Tüm dünyada yaşanıyor. Ülkemizde son yıllarda çokça fazla yaşanıyor. Evet çokça üzücü, yıpratıcı, acılı ve endişe verici... Olayların detaylı bir şekilde paylaşılıp, halkın, kişilerin bilgilendirilmesi, aydınlatılması gerektiğine inanıyorum evet. Sadece negatif düşünceler, negatif paylaşımlar paylaşıldıkça çoğalır düşüncesine sahip birisiyim, paylaşılacaksa bile ki evet paylaşmalı, bilinmeli ki yapılabiliyorsa bir şeyler yapılmalı düşüncesindeyim. Acılı evet, ama acıyı paylaştık tamam, herkes bilgi sahibi oldu, aydınlandı, tabii ki çok çok üzüldük, üzülmeye de devam ediyoruz. Peki, sonrasında, devamında yapılan paylaşımların, acıyı çoğaltan değil, paylaşan, “birbirini yargılayıp, eleştirip, zaten bölünmüş olan toplumun bölünmemiş olan tarafını da ayrıca bölen” olmayan, yıkıcı olan değil yapıcı olan, çözüm önerilerini içeren, olayı akılcı ve çözüm odaklı analiz eden, yapıcı, ne yapılabilir onu tartışan ve umutlu paylaşımlar olması gerektiğine inanan birisiyim. Bu bizi birleştirir, güçlendirir diye düşünüyorum. Bize akılcı olmak, sevginin gücünü kullanmak, aklını çözüm için, sonucun faydası için kullanmak yakışır diye düşünüyorum.

Nermin Hanımefendi; bu anlamda, tüm yaşadığı acılara rağmen, sevgiyi güç edinerek, aklını kullanarak üretmeyi, çalışmayı güç edinerek, başarılı olmuş, tüm bunları güçlü bir duruşla yaşamına yansıtmış, aramızdan, yaşamın içinden çok iyi ve özel bir örnek.

Buyrun, kendisiyle yolculuğumuza çıkalım.

1946 Adana doğumlu. 17 yaşına kadar Adana da yaşamış, yaşamının kalan bölümünde Ankara’da yaşamış, yaşamaya devam ediyor, sağlıkla, huzurla, mutlulukla yaşasın. Anne ismi Makbulei baba ismi Ziya. 7 kız 1 erkek, toplam 8 kardeşin birisi. Çalışkan, sevecen bir insan ve bir anne, gani gönüllü, özel bir insan ve özel bir anne.

Başlayalım Nermin Hanımefendi ile yolculuğumuza...

Eski dönemlerde Adana’da Temir Ağa diye birisi yaşarmış. Kimmiş bu Temir Ağa? Nermin Hanımefendi’nin annesiymiş, kendisine Temir Ağa derlermiş. Baba İstanbul’da parti işleriyle uğraşırken, çiftçi aile, geniş araziler, anne çiftçilikle ilgilenirmiş. Bir anektod; Baba romantik, anne çiftçiliğe kendini kaptırmış. Bir gün tarladan eve gelmiş baba sormuş “Makbule bebek nerede?” Nermin Hanımefendi için, “aaa ben onu hendekte unuttum.” diyip koşarak gidip Nermin bebeği almış eve getirmiş. Temir Ağa, tüm çocuklarını “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” felsefesiyle büyütmüş.

Nermin Hanımefendi diyor ki; “Yaşadığım olayların altından kalkmamda ablalarımın, kardeşlerimin desteği büyük. Bu birliğimizin, temel taşlarını annemin oluşturduğunu düşünüyorum.” “Oğlumu hep beraber büyüttük.” Diyerek de devam ediyor.

O dönemlerde kız çocuğu okumaya gidemezken, Temir Ağa “ben orduya bile kızımı gönderirim” diyerek Nermin Hanımefendi’nin ablası, Ülkü Hanımefendi’yi okumaya şehir dışına, hatta yurt dışına göndermiş. Ülkü Hanımefendi idol olmuş ailede, örnek olmuş. Kendisinden iki önceki yazımda bahsettim.

Nermin Hanımefendi, Adana Kız lisesi’ni bitirdikten sonra, Sosyal Hizmetler Akademisi’ni okul 2.si olarak bitirmiş. Öğrenciliğinde; okul öncesi ile ilgili her konuya gönül vermiş, mezun olur olmazda çocuk- yaşlı toplum alanlarından çocuk kısmına gönül vererek, çalışmalarına başlamış. Ankara’da, dönemin ilk sosyal hizmet uzmanı olarak, kendi çocuk yuvasını açmış. “Temel ilkem; daima akademik bir anlayışla, binlerce çocuğun eğitimine yön vermek oldu. Bu alanda kabul gören tüm yeni yöntemleri, oynaya oynaya, sınaya sınaya öğrendim. Öğretmenlerime öğrettim, uyguladım.“ “Zaman zaman zorlandığım oldu tabii. Her türlü zorluğa rağmen, bu zorlu yolculuğu 45 yıl başarı ile sürdürebilmemin nedeni, çocuklara olan aşırı sevgim, aşırı güvenimdi. Kısacası 1969’dan beri süregelen meslek hayatımı, hep renkli ve akademik yaşadım. “ diyerek de devam eder sözlerine gözlerinin içi gülerek.

Gelelim Nermin Hanımefendi’nin özel yaşamına...

Özel yaşamında, üst üste trajik, acılı olaylar yaşamış. Kendi cümleleriyle sizlere aktarmaya çalışayım. “Yakışıklı, olağanüstü yardımsever, neşeli, canlı, aktif, insanlara ve çevreye duyarlı, saygılı, sevgili genç eşimi içinde benimde içinde bulunduğum araba kazasında, evliliğimin üçüncü yılında kaybettim. Evliliğim, şimdiki gözümlede baktığımda şiir gibiydi. Yüreğimdeki bu acı şoku sana kelimelerle anlatmam mümkün değil. O döneme bakıyorum bu acıma ragmen, işime ve yaşamaya can havliyle yapışmışım. Daha sonra acıdan kaçmak mıydı, hayata tutunmak mıydı bilemiyorum. Daha sonra oğlumun rahmetli babasıyla evlendim. Bu evliliğimin 2. yılında da hayat beni yeni bir ölüm yeni bir acıyla da tekrar sınadı. Kucağıma aldığım 3 aylık bebeğimi sabaha karşı ölü buldum. Beşik Ölümü! (Bizde albastı denilen) sebepten ötürü. Çok genç yaşta, hayat, bana ölümlerle çok zalim davrandı. Çok genç annemin, benim için çok özel olan Fatma ablamın, 31 yaşındaki eniştemin, sevgili ilk eşimin ve ilk bebeğimin ölümü. Şimdi tabii yıllar geçiyor, hayatımın anlamı dediğim, övündüğüm, gururlandığım bir oğlum var. Kendisi uzman hekim. Sağlıklılığı ve başarısıyla beni ödüllendiren oğlum gibi pek çok meslektaşım da okul öncesi eğitiminde ‘siz daima ilkleri uygulayan bir efsanesiniz’ diyerek beni ödüllendiriyorlar. Sevgiler Nermin”

Nermin Hanımefendi’de en belirgin olan özellik, gözlerinden dışarıya ışıl ışıl ışıldayan naif, narin, sıcak, samimi, içten sevgisi. Yaşama, doğaya, insanlara, olaylara anlayışlı, hoşgörülü, olumlu bakışı. Yaşama öğrenerek bakmış, öğreniyorum diye yaklaşmış. Yaşamdaki tekamül sürecinde, o kadar derin bir sevgi haline ulaşmış ki gözlerinden o ışığı çok açık görebiliyorsunuz.
O konuşurken ki narin, tatlı, sıcak, sevecen halin karşısında sizde sevgi ve saygı dolu, güven dolu olmalıyım diyorsunuz kendi kendinize, karşısında sevgiyle, saygıyla eğilmek istiyorsunuz. Sevgi seli sizi de içine çekiyor, huzurlu bir ilişki içinde hissediyorsunuz kendinizi. Ne kadar hoş, ne kadar tatlı bir seda. Günümüzde çok nadir yakalanan bir his.

Böylesine sevgiyi özümsemiş, kendisi “sevgi” olmuş tabiri caizse, böylesine “insan gibi insan” diyebileceğiniz, içtenliğiyle, doğruluğuyla, güzelliğiyle sizi rahat ettiren, güvende hissettiren insan o kadar o kadar az ki. Başarı hikayesine baktığımızda; Ankara’da, dönemin ilk sosyal hizmet uzmanı olarak, bir bayan olarak, ilk çocuk yuvasını açan kişi olup, bunu daha da ilerleterek birçok çocuğun bu günlere çağdaş, akılcı, sevgiyle yetişmesine, gelişmesine bizzat katkıda bulunmuş çok özel kişi kendisi. Mütevazı, çok mütevazı bir kişilik Nermin Hanımefendi. Peki büyük ve değerli başarı hikayesinin özgüveni yok mu? Tabii ki var, ama o kadar o kadar mütevazı ki “egoyla bürülü” değil “sevgiyle, ışıl ışıl saçtığı ışıkla” görüyorsunuz başarının izlerini yaşamdaki duruşunda. Bu duruş da birçok kişinin beceremediği çok özel ve değerli bir duruş değil mi? Tüm yaşadığı acılara rağmen, içindeki cenneti yaratmış, sevgiyle deneyimlemeye çalışmış yaşadıklarını, sevgisini arttırarak direnmiş acılara karşı, yılmamış, dik durmuş, güçlü durmuş. Sevgisiyle ve aynı zamanda da çalışarak, üreterek, topluma faydalı işler yapmaya çalışarak gücüne güç katmış. Sevgisini ailesi ve çevresine aktararak çoğaltmış, daha da güçlü kılmış kendisini. Çok takdire şayan bir duruş, öyle değil mi?

Yaşamda “sevgi”, “üretmek”, “çalışmak”, “topluma faydalı olmak” gibi konuların; kişinin hem kendisine, hem de çevresine, hem içinde bulunduğu topluluğa, ne kadar büyük fayda getirdiğinin çok derin bir örneğini sergiliyor Nermin Hanımefendi. Ben kendisine “prenses” diyorum, bu lakabı fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum, hatta az bile geliyor.

Nermin Börüler, Nermin Prensesler çoğalsa.
Sağol, var ol, nur ol Nermin Börü, Nermin Prenses.
Çok sevgili, çok değerli, çok güzel, güçlü kadın, her şeyden önce “insan”,
Sevgiyle, ışıkla Nermin teyzeciğim...

29 Eylül 2015 Salı

Saygıdeğer, sevgideğer Hacı Ahmet Koç Beyefendi (hoşgörü timsali, birçok konuda örnek, çok değerli insan)

Hacı Ahmet Koç Beyefendi, 1926, Mersin, Tarsus, Sarıkavak doğumlu
Ailesi; Antalya Karatekeli yörüklerinden, Çukurova’ya göç etmişler, Çukurova’dan da Tarsus Sarıkavak Canderesi mevkiine gelmişler. Canderesi yörükleri olarak tanınıp biliniyorlar.
İlkokul üçüncü sınıfa kadar Tarsus, Çamlıyayla, Sarıkavak Köyü’nde okumuş. Köyde üçüncü sınıftan sonra okul olmadığı için Kaleburcu Köyü’ne gelmiş akrabalarının yanında beşinci sınıfı bitirmiş. O köyde de ortaokul yok, Kaleburcu köyünden 7 km uzaklıktaki Bağlarbaşı Köyü’ndeki ortaokula, her gün yürüyerek gitmiş gelmiş. O dönemde ayakkabı yok, çarık var. Çarıklarıyla gitmiş gelmiş, okumuş.
Ortaokuldan sonra sınava girmiş ve Adana Köprüköyü’ndeki Ziraat Lisesi’ne gitmiş. Burada liseyi bitirmiş ve Ziraat Teknisyeni olmuş. Arkadaşlarının çoğu ziraat teknisyeni olmuşlar ve okumayı bırakmışlar, Ahmet Beyefendi bununla yetinmeyip, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Makinaları Bölümü’nü kazanmış ve 1947 de mezun olmuş.Üniversite yıllarında, yazları, köyüne dönmeyip Kırşehir Malya Devlet Üretme Çiftliği’nde işçi olarak çalışmış ve kışın harcayacağı parayı kazanmış ve o parayla okumuş. Mezun olduktan sonra, aynı çiftlikte idari görev alarak çalışmış.
Türkiye’nin makineli tarıma geçişinde, tarım makinaları kullanımını çiftçiye öğretmekte önderlik etmiş. O dönem, biçerdöverle, traktörle yeni tanışılan dönem. Sonrasında Mersin’de İl Teknik Ziraat Müdürlüğü’nde, şimdiki Tarım İl Müdürlüğü, ziraat mühendisi olarak çalışmaya başlamış.

Tarım teşkilatının Anamur ile Gaziantep arasındaki tüm mücadele programlarına katılmış, fıstık zeytin üretimi gibi, zirai mücadele programlarına katılmış. Sonrasında narenciye konusunda uzmanlaşmış. Özellikle Erdemli, Tömük, Çeşmeli, Tece, Huzurkent ve Adanalıoğlu Köyü’ndeki birçok bahçenin tesisi ve sonrasındaki danışmanlık hizmetlerini gerçekleştirmiş. 1968 lerde Adanalıoğlu Köyü’ndeki ailelerin çoğunun narenciye bahçelerinin tesisini kurmuş, sonrasında da danışmanlık vererek bakımını gerçekleştirmiş. Uzun yıllar bu kişilere ve büyük tesislere narenciye baş danışmanlığı yapmış. Hem bahçe tesisi, hem ihracata gidecek malın üretim sorumlusu olarak görev yapmış. 1950 de amcasının kızı Hikmet Koç Hanımefendi ile evlenmiş. Talipleri çokmuş, o dönemde üniversite mezunu, okumuş, kariyeri olan kişi çok özelmiş ve nadir bulunurmuş. Öyle ki; kolejde okuyan çocuklarının İngilizce ödevini yaptıracak kadar da üniveriste yıllarında İngilizce öğrenmiş bir üniversite mezunu, Hacı Ahmet Koç. O dönemde yabancı dil bilinmesi, çok özel ve nadir görülen bir durum imiş.

Ama Ahmet Beyefendi’nin gözü amca kızı Hikmet’ten başkasını görmemiş. Evlenmişler. 1952 yılında Turgut isimli oğulları dünyaya gelmiş, sonrasında sırasıyla Ümit, Hülya, Yusuf isimli evlatları doğmuş. O dönemin nadir bulunan, üniversite okumuş, dil bilen, altı çokça dolu deneyimi olan kişisi olarak, hiç bir zaman böbürlenmemiş. Aksine mütevazılıkla özgüven dengesini çok yerinde ve doğru kuran bir kişi olarak bilinirmiş. Gizli bir otoritesi olurmuş, kimseyi kırmadan, üzmeden, sözünü dinleten. Hoşgörü ve sabır konusunda rol model bir kişiymiş. 1963 yılında Çeşmeli Kasabasında ilk zirai ilaç bayiiliğini açmış. Oğlunuda yetiştiriyor, yazın bahçelerde çalışması için teşvik ediyormuş. İlaçlama prüverizatörü almışlar, kiraya veriyorlarmış. Oğlu Turgut, 12 yaşında, Ahmet Beyefendi ile ilaçlama yapan tarla sahiplerine yardımcı oluyormuş. Turgut 4 TL yevmiye ile çalışıyormuş, o zamanlar traktör yok, eşşekle iş yapıyorlarmış. Eşşekin yevmiyesi 5 TL imiş. Ahmet Beyefendi oğlu yetişsin, öğrensin, çalışsın istiyor ve bu konulara hiç karışmıyormuş. Turgut bir gün itiraz etmiş, “ben ziraatçinin oğluyum, eşşekten yevmiyem az, çalışmıyorum”. Peki demişler, gel sana 6 TL verelim. Turgut eşşekten fazla maaşı duyunca çalışmaya devam etmiş. O zamanın tatlı anektodları.

Velhasıl, ilaç bayiiliğini 1966 yılında, Mersin’e taşımış. narenciye bahçelerinde teknik danışman olarak görevine devam etmiş, yıllarca. Ahmet Beyefendi ile ilgili anlatılan hikayelerden birisi; o dönemde üniversite mezunları kartvizit yaptırırlarmış, modaymış, ve kartvizite “üniversite mezunu” notunu özellikle yazdırırlarmış.
Ahmet Beyefendi, hem mütevazı hem de nüktedan karakteriyle, kartvizitine üniversite mezunu olmasına rağmen “amele çavuşu” yazdırmış. 70li yıllarda senatörler var, senatörlere kartvizitini veriyor, “Ahmet Bey sen üniversite mezunusun nedir bu kartta yazan?” diyorlar. Ahmet Beyefendi gülerek, “Sen ona bakma yaptığım işe bak.” diye cevap veriyor. O kartıda yıllarca kullanmış. Herkese, içinde bulunduğu topluluğa, neşe katarak yapıcı, öğretici mesajlar veren hareketleriyle meşhurmuş Ahmet Koç beyefendi.

Kendisi zaten bilinen, tanınan, danışılan deneyim sahibi biri olduğu için bu olay çok hoş ve gülümseyerek karşılanmış. Aynı zamanda da mütevazılığın, pazarlamadan daha çok, kartvizitte yazandan daha çok, yaptığın işle, yaşamda duruşunla kendini tanıtmanın önemi konusunda bir öğreti olarak, çevrelerinde bu olayın sohbeti yıllarca edilmiş.

Her sabah namaz sonrası evden çıkar çalışmaya koyulurmuş. Haftasonları, Pazar günleri de çocuklarıyla vakit geçirirmiş. “Haftasonu evde durulmaz” dermiş, çocuklarını pikaba doldurur gezdirirmiş. Temiz havaya doğaya çıkacaksınız dermiş, çok çalışan birisi olmasına ve çok yorulmasına rağmen çocuklarını ihmal etmezmiş. Ahmet Beyefendi’nin bölümünü 2014 yılında yazdım, 89 yaşında idi, çok rahatsızdı, kızı Hülya Hanımefendi’de kalıyordu, ziyarete gittim ve Hülya Hanımefendi ile oğlu Turgut Beyefendi’nin yardımlarıyla, kendisi ile ilgili yazıyı yazmaya başladım.

84 yaşına kadar danışmanlığı devam etmiş taki rahatsızlanana kadar. Uzun yıllar güneşe maruz kalmaktan dolayı, cilt kanseri olmuştu. Çukurova’da yaşayan insanların illaki güneş koruyucu kullanması şartmış doktorların önerisi, Ahmet Beyefendi buna hiç dikkat etmeden uzun yıllar çalışmış. Biraz ülkeye, topluma katkılarından bahsetmek, bazı konuların tekrar üzerinden geçmek istiyorum. Bu denli büyük bir başarı hikayesini, çok önemli rol modelinin yaptıklarını, nasıl iki satıra sığdırabileceğiz bilmiyorum. Sığdıramayacağız, ama olabildiğince aktarmaya çalışacağım.
Anamur ile Hatay arasındaki teknik ziraat teşkilatının mücadele programlarına liderlik etmiş. Anamur da yer fıstığı, Ceyhan da buğday da süne mücadelesi gibi konusunda birçok projeye liderlik etmiş. Çukurova yöresinde, bakımını üstlendiği tüm bahçelerde yörenin kendi köylüsüne eğitim verip, o kişilerin çalışmasını sağlamış, iş gücü istihdamı sağlamış.
Çamlıyayla (Namrun) Sarıkavak Köyü’nün ikliminin uygun olduğundan dolayı, şeftali, üzüm ve elma konusunda yeni çeşitler dikerek onların, köylülerin geçim kaynağı olmasını sağlayan kişi olmuş. Bugün Sarıkavak’tan alarak afiyetle yediğimiz şeftalilerin babası diyebilir miyiz Ahmet Koç’a, diyebiliriz, kesinlikle diyebiliriz. Hatta bunu Türkiye’nin ekonomosine katkısı olarak değerlendirebilir miyiz? Değerlendirebiliriz, kesinlikle değerlendirebiliriz. Öyle bir çalışma hali ki, Anamur da eşi ile çadırda kalmışlar, eşi hamile imiş hava şartları zorlu olunca doğuma yakın Sarıkavak’a dönmüşler, 1 hafta sonra oğulları Turgut doğmuş. Ziraatçi, yüksek makina uzmanı. 1947’de lise mezunu bile az iken, o üniversiteden mezun olmuş. Eğitime, öğretime verdiği önem, gelişime ve gelişim için çalışmanın hep devam etmesi gerektiğine verdiği önemi izliyoruz burada. Kolay olmayan imkanlarda öğretimine, gelişimine hep devam etmiş. Mersin’deki limonların donma zamanında, köylerde mikro klima bölgelerini, iklimi uygun olan bölgeleri değerlendirerek meyve üretimini cazip hale getirmiş. Burada da Türkiye ekonomisine katkısından bahsedebilir miyiz dersiniz? 1973 yılında, Gaziantep Nizip’e giderek, aşılı antep fıstığı fidanları getirmiş, yarısını kendi ekmiş, yarısını köylüye dağıtmış. Köylü antep fıstığını öğrensin istemiş. Hem kendisine hem topluma fayda getirmenin ne güzel bir örneği değil mi?
Paylaşmanın, bilgiyi, maddeyi paylaşmanın ne güzel bir örneği değil mi? Yöre bitki örtüsünde mennengiç bitkisi yer aldığı ve yaygın olduğu için, onları antep fıstığı bitkisinin anacı olarak kullanmış ve başarılı olmuş. Kökü mennengiç, üstü antep fıstığı. Bunu bölge halkına yaygınlaştırmak için tarım teşkilatı ile işbirliği yapıp, aşı gözü vererek diğer köylerdede fidan üretip yaygınlaşmasını sağlamış. Bilgiyi, deneyimi fayda katkı için paylaşmaya devam.
Sarıkavak ekonomisine ve Türkiye’nin kalkınmasına etki eden büyük işler, çok büyük işler. Dahasıda var; daha önce kısa üzerinden geçtik, 1967 de Mersin’deki evinden, Sarıkavak’a şeftali aşısı gönderiyor, Sarıkavak ve civar köylerinde geniş dikim alanları buluyor ve ekimini dikimini sağlıyor. Sadece fidanı vermiyor, onun doğru bakımını, doğru üretimini de öğretiyor Şu an Sarıkavak Köyü ağırlıklı olarak şeftali üretiminden geçiniyor. Bir köyün geçim kaynağına olan katkının, faydanın büyüklüğünü düşünebiliyor musunuz? Turgut Beyefendi anlatıyor; “Sarıkavak’ta, kendi evinin önünde her türlü meyve fidanı olmasına karşın tüm fidanların yapısı bozuktur. Her gelen köylü, kişi, eş dost, aşı gözü almak için ağaçların değişik yerlerinden dallar kestiği için ağaçlar kendi şekil yapısından farklı görünür. Çoğalsın öğrenilsin diye babam buna sesini çıkarmadığı gibi, çok da memnun olurdu. Bahçede narenciye hariç her türlü meyve var. Ceviz, antep fıstığı, küpeli kiraz, kızılcık kirazı, vişne, elma, armut, erik, kayısı, ayva, üzüm, ahududu, böğürtlen, frenk üzümü, hinnap, muşmula, urum dudu, nektarin, incir, hurma, yer elması, kivi, çiçekler, defne ağaçları da cabası...”
Bende söylemesi ayıp, doğal sabun üretiyorum kendi evimde. Ürettiğim çeşitlerden birisi olan, defne sabunumun içerisine koyduğum defne parçacıkları, Ahmet Beyefendi’nin özel ve doğal defnelerinden. Bahçesinden topladığım defne yapraklarını kurutarak kullanıyorum. Allah razı olsun. Sevgiyle ve ışıkla...
Hacı Ahmet Koç Beyefendi, saygın, kendisinden yaşça büyüklerin bile elini öptüğü bir kişilik, baba olarak, baba gibi sevilerek, karşısında saygıyla eğilinilen bir kişilik olarak bilinmiş, tanınmış, sevilmiş.
Az şeyle mutlu olmak, kanaatkar olmak öğretilerinden sadece bir tanesi.
Nüktedan kişiliği de, yüksek zekasının ve aynı zamanda sevgi dolu yüreğinin de göstergesi .

Tüm Çukurova bölgesinde; çok bilgili, görgülü, dürüstlük timsali olarak bilinen birisi.
“Tüm insanlar iyidir, kötü insan yoktur.” dermiş. Alçak gönüllü olmayı ilke edinmiş.
Aza kanaat edip, küçük şeylerden mutlu olmak en güzel yaptığı şeylerden birisiymiş.

Yaşam süresince her insan gibi türlü inişler çıkışlar yaşamış elbetteki. Bunlardan bir tanesi; Oğlu askere gitmeden ‘78 yılında kendi tarlasında çok miktarda antep fıstığı aşılamış, aşılarda çok güzel büyümüşler. Dokunmaya bile kıyamadığı güzel aşılar, bir gün tarlaya gitmiş ve hepsinin kırıldığını görmüş. Öyle ki; tekrar sürülmesin diye tarım tabiri ile gözleri oyulmuş. Yapanı yakalamış. Bir yörük oradan geçerken, bu suçu işlemiş. Oğlu Turgut, genç delikanlı, kanı kaynıyor, yörüğü, kahvenin içinde yere yatırmış, dövmeye kalkmış, Ahmet Beyefendi yakalamış oğlunu, durdurmuş. “Yazıktır, fukara, cahil.” demiş. Yörüğün neden böyle yaptığını araştırmış. Yörük; “Burada fıstık olduğunu, başardığını görürlerse, herkes fıstık yapar. Biz hayvanlarımızı, keçilerimizi nerede otlatacağız.” demiş. Ahmet Beyefendi’de yörüğe “Koskoca köyde hayvanlarına otlatacak yerde vaarr, benim ürünlerime de yer var.” Demekten ileri gitmek istememiş. Çok üzülmüş; hem kendi emeğine, hem ürünlerin yok olmasına, hem de bir insanın bu kadar gelişmemiş, cahilce, yıkıcı, zararlı bir düşünce içerisinde olmasına. Bu hoşgörüye karşın, sonrasında gelip özür dileyip elini öpenler çok olmuş. Turgut Beyefendi hala içerliyor. “Tüm ağaçları kırmış, olacak iş değil, emeğe, ürüne zarar, cahilce, şuursuzca hareket. Bunu yapacağına, abi nasıl yaptın, bizde yapalım desene.” diye içerleyerek olayı yorumluyor. E haksız da değil. 1980 de ilaç bayiiliğini kapatmış. Bölgede narenciye uzmanlığı olarak danışmanlığa devam etmiştir. Çalışmaya devam. O dönemin Çukurova Üniversitesi rektörü Mithat Bey, “Araştırdım, iyi bir ziraatçiymişsiniz, pikabınızda varmış, Köprüköy’deki bahçeye siz bakacaksınız.” demiş. “Hasat edeceksin, bunları satacaksın, sonra getirip döner sermayeye vereceksin.”
Bu ve bu gibi çalışmaşarıyla, ülkeye, şehirlere, topluma katkıları, faydaları yaşamı boyunca devam etmiş. Kendisiyle ilgili bölümü yazarken, yukarıdada bahsettiğim gibi değerli kızı Hülya Hanımefendi’ye gitmiştim. Oğlu Turgut Beyefendi ve Hülya Hanımefendi’den çok değerli Ahmet Beyefendi’nin bilgilerini almıştım. O gün Hülya Hanım’ın evindeki odasında, hasta yatağında yatıyordu, hasta hali bile dingin, olgun, sakin idi. İçindeki sevginin, hoşgörünün, sabrın ışığı sarmıştı odayı, tam anlamıyla bu şekilde tarif edebilirim. Memnun olmuştu kitapta kendisinden bahsetmek istememe, bu benim yanıma kar kalan çok özel ve güzel bir his, Hacı Ahmet Koç Beyefendi’yi mutlu ve memnun ettiğim için, içinde az da olsa bir mutluluk doğurduysam ne mutlu bana, ne mutlu bana, ne mutlu bana.

Tarih 26/01/2015; Saygıdeğer, sevgideğer Hacı Ahmet Koç bugün vefat etti, hakkın rahmetine kavuştu. Belki de yolculuğuna başka bir yerlerde devam edecek, kim bilir? Kısa sürede olsa kendisini tanıma fırsatı yakaladığım için o kadar mutluyum ki, bu mutluluk, bu memnuniyet vefat haberini duyduğumda boğazımda düğümler oluşmasına neden oldu. Bu denli üzülecek ve hüzünlenecek kadar etkisi olmuş demek ki bende, içimde, aklımda, duygumda. Allah gani gani rahmetler eylesin. Hacı Ahmet Koç gibi insanlar, hep yaşasın isterim, böyle bir arzum olur hep, iyiler, güzel insanlar, özel insanlar hep olsun, hep kalsın arzu ederim.
Amma velakin yaşamın bir gerçeği, bir yerlere herkes zamanı gelince göçüp gidiyor, Allah her şeyin hayırlısını versin. Ne yapalım, böyle özel ve güzel insanların bize bıraktıkları miraslarla avunalım, bizlere bıraktıkları mirasları koruyalım, devam ettirelim, özen gösterelim.

Hacı Ahmet Koç’un bizlere bıraktığı ana miraslar nelerdir; pek tabii ki önce “insan olmak”, sevmek, saymak, güvenmek, hoşgörülü olmak, sabır, iyilik, güzellik, iyilik için çalışmak, iyilik yaratmak, faydalı olmak, katkıda bulunmak... Bunları alalım, özümseyelim, yaşamımıza geçirelim, devam ettirelim ki; hem biz yaşamda daha anlamlı ayakta duralım, hem de Hacı Ahmet Koç gibi nadide, özel, değerli, güzel insanları aramızda yaşatalım.
Böylesine güzel ve özel insanların arkasından o kadar harika sözler sarf edilir ki...

Hacı Ahmet Koç için, vefatının ardından, adaşı, akrabası Sn Ahmet Niyazi Koç Beyefendi’nin, sosyal medyada paylaştığı yazıyı da sizlerle burada paylaşmak istiyorum. Allah tüm insanlığa böylesine güzel duygularla yolcu edilmek nasip etsin, işte o zaman belki dünya çok daha yaşanası bir dünya olur, Hacı Ahmet Koçlar hep yaşar, yaşatılır.

Buyrun okumanıza sunuyorum, aynen kopyalıyorum.

“Giderek yozlaşan bu dünyayı nesli tükenen insan türlerinden biri daha terketti. Eşimiz,babamız,dedemiz, büyük dedemiz, eniştemiz, akrabamız,dostumuz, komşumuz ZİRAATÇI HACI AHMET KOÇ bu sabaha karşı vefat etti. Aylardır dünyevi ızdıraplarının bitmesi için cennette yolunu bekleyen meleklere kavuştu. AHMET KOÇ bir dürüstlük timsali, hoşgörü anıtı, sabır taşı, sevgi kitabı, çalışkanlık hikayesi idi. Hiç kimseyi kırmadı, kimseye bir kötülük yapmadı, kimsenin hakkını yemedi, kimsenin aleyhinde tek söz söylemedi. Arkasında herkesin takdir ve gıpta ettiği örnek evlatlar bıraktı. AHMET KOÇ'un müstesna insanlığı evlatlarında yaşamaya devam edecektir. AHMET KOÇ benim için bir enişteden çok daha fazlası idi. Benim "AHMET ABİM" idi. Biz onu hep öyle tanıdık öyle bildik. Ablamla evlendikten sonra bile ona ABİ demeye devam ettik.O bizim kardeşlerimizden biriydi. Babam bile ona damadı gözüyle bakmadı, O’nu evlatlarından biri olarak gördü. O benim hayatımdaki ilk mentorum idi. Bana iyiyi kötüden,doğruyu yanlıştan ayırmayı, sabırlı, ölçülü ve hoşgörülü olmayı öğretti. Şimdi Lamas'tan Dörtyol'a kadar bütün narenciye bahçeleri öksüz kaldı. O bir narenciye sevdalısı idi. Allah inşallah onu cennetinde narenciye bahçelerinin bulunduğu bir köşe ile ödüllendirir. Allah ondan rahmet ve mağfiretini esirgemesin.

Ahmet Niyazi Koç

Hüzün.

Aslıma Karışıp Toprak Olunca

Aslıma karışıp toprak olunca
Çiçek olur mezarımı süslerim
Dağlar yeşil giyer bulutlar ağlar
Gökyüzünde dalgalanır seslerim
Ne zaman toprakla birleşir cismim
Cümle mahluk ile bir olur ismim
Ne hasudum kalır ne de bir hasmım
Eski düşmanlarım olur dostlarım
Evvel de topraktır sonra da adım
Geldim gittim bu sahnede oynadım
Türlü türlü tebdilata uğradım
Gahi viran şen olurdu postlarım
Benden ayrılınca kin ve buğuzum
Herkese güzellik gösterir yüzüm
Topraktır cesedim güneştir özüm
Hava yağmur uyandırır hislerim
Alimler alemi ölçer biçerler
Hamını hasını eler seçerler
Bu dünya fanidir konar göçerler
Veysel der ki gel barışak küslerim

Aşık Veysel

Çok değerli, sevgi ve saygıdeğer Hacı Ahmet Koç Beyefendi’yi, en derinden duygularımla, sevgimle, saygımla ve güvenle ayakta başım öne eğik selamlıyorum.
Dualarım kendisiyle, O’nun da iyiliği, güzelliği, hoşgörüsü hep üzerimizde olsun diliyorum.
Nurla, ışıkla....

14 Eylül 2015 Pazartesi

Yörüklerle güzel bir günden...

Kitabım .... bölümdür. Tüm bölümlerin ana başlığı aynıdır; “insan olmak” (İsmet Uslu Beyefendi)

Kitabım .... bölümdür.
Tüm bölümlerin ana başlığı aynıdır; “insan olmak”

Çok değerli, sevgideğer, saygıdeğer, İsmet Uslu Beyefendi (Dedem)

İsmet Uslu Beyefendi ile ilgili sohbet etmeye başlamadan önce biraz “yörükler” ile ilgili konuşalım.

Türkçe “yürümek” fiilinden türeyip, “yürüyen, sefere koşan çadır halkı” manalarına gelen yörük kelimesi genel olarak “bir yerde durmayıp devamlı yer değiştiren göçebe halk” anlamında kullanılıyor. Yörük, göçebe yaşam tarzını seçmiş Türkmenlere deniyor. Yörük kelimesi; Anadolu'da yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkmen aşiretleri (obaları) için de kullanılıyor. Anadolu halkının çok önemli nüfus çoğunluğunu oluşturuyorlar. Başka bir deyişle; yörükler; Anadolu’nun çeşitli yörelerinde, toprağa bağlanmadan yaşayan, göçebe Türkmenlere verilen isim. Yörük ise Anadolu ve Rumeli’de göçebe hayatı yaşayan Türk kabilelerine verilen genel isim. Başka anlatım ile; Oğuz Türklerinde yaşamlarını toprağa bağlı olarak değil de göçebe olarak sürdüren Türkmen bölüklerine “Yörük” adı verilmiş. Osmanlılar zamanında 16’ıcı yüzyılda konup-göçer olan Türkmenlere de “Yörük” adı verilmiş. Yörüklerin “kışlak” ve “yaylak” adıyla iki ayrı barınakları bulunurmuş. Yazın hayvan sürüleriyle birlikte yaylalara çıkan Yörükler, kışın daha sıcak kıyıya yakın ovalara inerlermiş. Kışlık ve yazlık yerlere gelen insanlara “Yörük Obası” denirmiş. Aynı soydan gelen oba halkına da “oymak” adı verilirmiş. Oymakların başında da oymak beyleri bulunurmuş. Oymak beyinin uygun göreceği günde ilkbaharda Yörük obaları hep birlikte yaylaya doğru yola çıkarlarmış. Özetle Yörükler Anadolu ve Rumeli’de göçebe olarak yaşayan, geçimlerini hayvancılıkla sağlayan ve mevsimlere göre ova veya yaylalarda kurdukları çadırlarda oturan Oğuz Türklerine verilen addır diyebiliriz. Bunlara, Türkmenler adı da verilir. 11. yüzyılda Orta Asya’dan göç eden ve göçebe hayat yaşayan Oğuzlar, İran’dan geçerek, Malazgirt Zaferi'nden sonra Anadolu’ya gelmişler. Burada da eski hayat tarzlarını aynen devam ettirmişler. İlk zamanlar Türkmen adıyla anılan Oğuzların bir kısmı yerleşik hayata geçmiş. Bir kısmı yerleşik hayata geçerek Türkmen adını almış, bir kısmı da göçebe hayatını sürdürüp Yörük ismiyle anılmaya devam etmiş. Türkiye'de, Osmanlı döneminde 19. yüzyıldan sonra aşayiş ve devlet otoritesinin temini için mecburi iskan ettirilerek göçebe yaşam tarzından vazgeçirtilen gruplar da kendilerini "Yörük Türkmenler" olarak tanımlarlar.

Şöyle de bir olay anlatılır, sizlere aktarmaya çalışayım; Osmanlı padişahları; özellikle idari otoriteyi sağlamak açısından, topraklara yerleşilmesine, yerleşik hayata geçilmesine verdikleri önemden yola çıkarak, yörüklerin yerleşik hayata geçmeleri konusunda 7 senelik bir ferman çıkarıyorlar. Yörüklerin, yaylalara çıkmalarını yasaklıyorlar. Yerleşik hayata alışık olmayan ve sıcaklar gelince yaylalara çıkamayan Türkmen boyları, o dönem sıtmadan kırılıyor. Tabii zaman içinde yerleşik düzene alışılıyor ve hayvancılık yerine, topraktan faydalanmayı, toprağı işlemeyi, üretmeyi öğreniyorlar ve çiftçi oluyorlar. Günümüzde hala göçebe yörüklere (fazla olmasa da) Türkiye'nin pek çok bölgesinde rastlanıyor. Büyük bölümü ise tam yerleşik yaşam biçimine geçmişler. Özellikle Çukurova Bölgesi’ne yerleşmiş olanlarda, hala bir yayla kültürü, yazın yaz ayları için yaylalara çıkma olayı devam ediyor. Günümüzde bu olay; yaylalara ek olarak deniz kenarlarına, deniz evlerine gitme şeklinde de bir küçük değişikliğe uğramış.

Tarsus, Namrun (Çamlıyayla) civarında, Bolkar Dağlarında yazları yukarılara, 2000 mt ve üstüne çıkarak, yerleşerek, hayvancılık yapan yörükler hala var. Ben de bu yörüklere bir küçük ziyarette bulunayım istedim ve size bu satırları yazdığım haftasonu ziyaret ettim yörük dostları. Daha arabadan indik, evin en yaşlı ferdi bizi gülerek karşıladı, “Hoşgelmişsiniz, buyrun, selam olsun.” Dedi. Hemen içeri hızlı adımlarla gitti ve içeriden bir büyükçe minder getirdi, “Buyrun mindere oturun, yere taşa oturmayın.” Önce bir selamlaşma faslı sonra aşağıda keçilerden süt sağan evin (çadırın) gençlerinin yanına yürüdüm, sanki sık sık ziyaretlerine gidiyormuşum, beni tanıyorlarmış gibi gülen yüzleriyle “Hoşgeldiniz” dediler ve işe devam. 2 kardeş yan yana oturmuş, makina gibi bir keçi sağılıyor, öteki geliyor, o sağılıyor sonra öteki... Hızlı, pratik ve tertemiz bir şekilde süt sağma işlemi gerçekleştiriliyor. Ebru kızla pozlar verdim, o kadar tatlı, içten ve samimi bir gülüşü vardı ki. İçinin temizliğini hisettim gülüşünde. Söylemesi ayıp, taze doğal keçi peynirimizide giderken aldık. Tam arabaya bineceğim, Ebru kız koşa koşa geldi, elinde bir küçük kavonoz, “Bunu da alın, bu bizim kendi yediğimizden, öteki hazır olup yenilecek hale gelene kadar bundan yersiniz.” Dedi tatlı ve sıcak gülümsemesiyle.

Aşağıda uzun uzun sohbet edeceğiz, yörüklerin misafirperverliklerinden, çalışkanlıklarından, gönüllerinin bolluklarından ve bunlar gibi birçok insani özelliklerinden, insani kalitelerinden. Ebru kız ve dedesi çok özel ve güzel örnekler, “insanlığa, iyiliğe, güzelliğe, görgüye dair” yapacağımız sohbet için. Baktığınızda; Anadolu’da sayıları çok az kalan Yörükler çok zengin bir folklor ve etnografya kaynağı. Biraz yaşam tarzının getirdiği iş hali, çalışma hali, geçim hali, neler yapıyorlar bu konulardan sohbet edelim ve bakalım bize nasıl mesajlar verecekler, neler öğretecekler? Hem ekonomik nedenlerle, hem de işin muhteviyatı gereği, süt, peynir üretimi dayanışma gerektirdiği için yakın akrabaların, komşuların birleşerek bu işleri yaparlarmış. Genellikle Haziran ayı başında baş yaylaya yerleşilir. Hayvanların yünü yayla dönüşü satılır, kalan yün kışın eğrilir, boyanır ve kilim, heybe, çuval olarak satılırmış. (üretim) Yörüklerde dokumacılık en temel işlerden biridir. Her kadın boş zamanında mutlaka istarının ve çulhasının başına geçer ve obasına gerekli olan şeyleri dokur. Bir kısım dokumalara “istarlık”, bir kısmına da ”çulhalık” denir. Gömlekten çuvala kadar her şeyi kendileri dokur ve hiçbir şeyi satın almamağa çalışırlarmış. Yörükler heybeleri güzel ve renkli nakışlarla süslerler. Heybeler yün veya pamuktan yapılır. Giydikleri çorap ve eldivenlerinin yünlerini koyun yününden kendileri üretirler. Koyunların yünleri bir ırmak veya çayda yıkandıktan sonra kurutulup el tarağında kabartılır. El kirmenlerinde veya el çıkrıklarında yün ipliği haline getirilip kök boyaları ile boyanır. Meyve kabukları ve ot kökleri kaynatılıp boyası çıkartılır. İpler bu sulara batırılıp çeşitli renklere boyanır. Bu boyayı elde etmek için nar kabuğu, ceviz kabuğu, karpuz, meşe pelidi, saman döngeli, soğan kabuğu kullanılır. (doğadan faydalanma, üretim, aynı zamanda sağlıklı) Bu ipler istar denilen tezgahlarda dokunur. Sığır derisinin sırt kısmından çarık yaparlar. Su taşımak, pekmez koymak ve peyniri saklamak için deriler tulum şeklinde çıkarıp kullanırlar. Bunlara su tuluğu, pekmez tuluğu, peynir tuluğu adları verilirmiş.

Burada kısa bir mola verelim, küçük analizler yapalım mı birlikte?
Dikkatinizi çekiyor mu? Her şey doğadan temin ediliyor ve değerlendiriliyor. Yemek, içmekten tutunda, korunmak, içinde yaşamak, giyinmeye varana kadar her eşya, her madde doğadan üretilerek, işlenerek elde ediliyor. Hep bir hareket var, çalışma var, üretme var. İşleyen demir ışıldar misali. Doğa korunuyor aynı zamanda. Hem kadınlar, hem erkekler çalışıyor, üretiyor. İş bölümü var. Aralarında hep bir dayanışma, birlikte yaşam hali var.

Günümüzde, doğadan bir şeyler üretmeyi bırakın, doğayı yok ediyoruz, doğaya zarar veriyoruz. Her şey üretilmiş önümüze konuluyor, bizde tüketiyoruz öyle değil mi? Tüketiyoruz tüketmesine de, ne tüketiyoruz, doğal mı, suni mi? Tüketmeye alıştıkça da üretmekten uzaklaşıyor, tembelleşiyoruz, sahip olduklarımızın değerini bilmez hale geliyoruz, tükettikçe daha da tüketmek istiyoruz ve eşyaları, maddeleri tükettikçe, ilişkilerimizi, insanları, hatta kendimizi, insanlığımızı da beraberinde tüketmeye başlıyoruz. “Bir giydiğimi bir daha giymem”, “3 çeşit tatlı, 3 çeşit tuzludan aşağı sofra olmaz”, “ben ne uğraşacağım, elalem yapmış işte.”, “her mevsim her şey var artık, ne güzel” “en harika evde oturuyorum, dolayısıyla statüm çok yüksek.” “en pahalı arabaya biniyorum.” “şu siteye taşınmamız şart hayatım, para orada, yaşam orada, çevremiz oradan olmalı.” gibi gibi çokça çoğaltılabilecek yaklaşımlarla, ne kadar suni, ne kadar maddi bir dünyada yaşamımızı yönlendiriyor, çoğumuzda mutsuz oluyoruz.

Vakti zamanında, birileri bez çadırında huzuru yakalamayı başarmışken, bizler tripleks (3 katlı) villalarımızda psikiyatristlerden, yaşam koçlarından beri gelmiyoruz. Halbuki büyük bir bölümümüz de bu yörük atalarının torunlarıyız, bir tüketim hastalığı bulaşmış, kurtulamıyoruz. Yörük hayatının detaylarını incelendiğinizde yığılma, şekilsiz bir kümeleşme olmadığını, içerisinde ciddi bir düzen tertip, kurallar olduğunu gözlemlersiniz.
Yörük dünyasına girdiğinizde son derece yumuşak, insancıl, birleştirici, yapıcı ilişki halinin hakim olduğunu izlersiniz. Zaten yeme, içme, iş paylaşımı, giyim kuşam, gelenek göreneklerini incelediğinizde bunları çok açıkça izleyebilirsiniz. Yıllarca çadırda yaşayıp, binalara, evlere; kıl çulhadan, karyola ve masaya rahatça geçmek kolay mı? Yerleşik hayata, zirai kültüre, köy ve şehir yaşayışına hayret edilecek derecede kolaylıkla ve kısa zamanda geçiş yapmışlar. Bu kültür değişimi, çok derin bir tekamül sürecinin örneğidir aslında. -Elbiselerin konduğu "ala çulhaların" yerini; çeyiz sandığı, konsol, gardrop almıştır. -Yer minderi, sedir yerini; divan, sandalye, koltuğa terk etmiştir. - Peynir ve su koymaya mahsus deriden yapılmış "tuluk, tulum" yerini; tahta-ahşap ve bakır kaplara bırakmıştır. - Yer sofrası yünden örülmüş bir bez örtü olup, yemek onun üzerinde yenilerek köy yerleşme ile sofra bezinin üzerine kasnak ve sini (ya da tepsi) konularak daha sonra masa, sandalye, herkese ayrı porselen servis tabakları, kullanılmaya başlanmıştır.
Duygu yapılarına, kültürlerine baktığınızda, sahip olduğuyla yetinmek, kanaatkarlık, cömertlik, ufak hesaplara bakmama, birlikte harcama, kullanma, değerlendirme var. Süte bir gram dahi su koymamak, en ufak hileye tenezzül etmemek gibi dürüst ve ahlaklı davranış hali var. İç temizliği, dış temizliği çok önemli onlar için. Sırf temizlik daha kolay olur, daha temiz olur diye düğünlerini genellikle kışlakta veya yaz sonunda yaparlarmış. Aslında oldukça zenginlermiş, nasıl mı? Son derece konukseverlermiş. Gelen konuğa mutlaka kuzu veya oğlak keserek taze kuzu, oğlak eti sunarlarmış. Gayet zengin bir ikram değil mi? En belirgin ve bilinen adetleri; Askere giden genç kişi için, kurban keserek konu-komşuya dağıtır, hayırlısıyla gitsin, gelsin derlermiş. Askerden sağlıklı dönen kişi için de yine adak kesilir, adak konu-komşuya dağıtılırmış. Hayırlısı ile gitti-geldi diye adanan bir adak, mutlaka yerine getirilirmiş.

Gelelim günümüzün en derin konularından birine, “kadının yeri, önemi” konusuna. Yörüklerin hayatında kadının önemli bir yeri varmış. Öyle ki; çadırın yönetimi evin en yaşlı kadınınınmış. Kadın evin direği olarak değerlendirilirmiş. Beraberinde işleyen, çalışan, katkıda bulunan yine ağırlıklı kadınmış. - Yukarıda konuştuk, dokuma yapması gibi, çocuklara o bakar, kilimi, çadırı, heybeyi, kolanı kadın dokurmuş. Giysileri kadın dikermiş. Kadın üretken, çalışkan, sevgi veren olduğu gibi sevgi ve saygıyı alan, kendisine sevgi ve saygı gösterilen kişiymiş. El üstünde tutulurmuş. Giysileri öylesine sırf giyilsin, korusun yeter düşüncesiyle ve yaklaşımıyla değil, dokumalara yaptıkları motiflerle, estetik işleyişlerle süslerlermiş. Yani anlayacağınız sanatta üretirlermiş. Bugün en modern ve zengin sergi ve müzayedelerde bu motiflerin, işlemelerin, süslerin sergilenmesine, yüksek rakamlarla satılmalarına şaşırmamak lazım. El emeği göz nuru, doğadan, kadından, sevgiyle ve estetikle üretilmiş hepsi. Kim inanır, dağ başlarında, bugün bazı yerleştikleri yerlere araçlarla gidilemiyor, en ücra köşelerde işlenmiş sanat eserleri, büyük bir manevi kültürün göstergesi. . Bir çadıra atlı bir misafir geldiği zaman, misafiri genelde çadırın genç kızı, yoksa kadın karşılar; silahını alır, atını bağlar; minderleri altına serer ve dayanarak rahat etmesi için yastıklarını bir biri üzerine etrafına yığarmış, kahve yapar ve ayran sunarmış. Kadın-erkek dağda-bayırda çoğu zaman işlerini birlikte görürler. Genç kız ve genç delikanlılarda kaçma-göçme olayına pek sık rastlanmazmış. Buraya dikkatinizi çekmek istiyorum. Önce kaçma göçme konusundan kısa bir konuşalım. Birbirini seven gençler, evliliklerini ailelerin oluruna sunar, uygunluk alıp evlenirlermiş. İlişkiler saf, doğal aşkla, sevgi, saygı, güvenle olurmuş. Çıkar ilişkileri, maddi yaklaşımlı, çirkin, art niyetli ilişkilerden uzak, saf, temiz, manevi bir tutumla birliktelikler olurmuş.

Gelelim misafir karşılama ve dağlarda bayırlarda erkekli kadınlı çalışma konusuna. “Kimsenin namusuna leke gelmezmiş.” Çünkü kadınlık, erkeklikten çok “insanlık” ön planda, saf duygu ve düşüncelerle, doğal, insani değerlerle bir yaşam biçimi söz konusu imiş. Bugün akraba akrabanın kızına, kadınına, eşine, dostuna yan gözle, art niyetli bakıyor ki yabancı nasıl bakmasın, bugün sokaklar, caddeler, parklar güvensiz, kadını bırakın, çocukların, erkeklerin bile başına neler geliyor. Güvensiz, vahşi, hoyratlaşmış bir dünyada yaşam mücadelesi veriliyor. Anlayacağınız konu “kadın” konusundan daha derin, “insanlık” konusu, insan dediğimiz şeyler aslında yaratık, vahşi bir şeyler olmuş. Dikkat ettiyseniz “kişi”, “insan” kelimeleri yerine “yaratık”, “şey” kelimelerini kullanmaya ihtiyaç duyuyorum. Çünkü vahşi işler yapan, kızına, akrabasına, kadına, erkeğe, çocuğa yan gözle, art niyetli bakan, zarar verene insan diyemiyorum, çünkü insanın anlamı çok daha farklı. İleri sayfalarda konuşacağız, tartışacağız. Eveeett yörükler konusunun daha derinine inersek yaşama dair, çok daha derin, tatlı, hoş, temiz değerlerle karşılaşırız, ama bu kadarını paylaşarak bırakalım.

Gelelim İsmet Uslu Beyfendi’nin yaşamınaaa.

Yörüklerden bu kadar bahsettiğimize göre, İsmet Uslu Beyfendi’ninde kökünün yörük olduğunu anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Babası Abdülkadir Uslu, Karakayalı yörüklerindenmiş. Karakayalı yörükleri, Silifke’den Tarsus ve Ceyhan’a dağılmış bir yörük obası veya aşireti imiş. 1850 yıllarında Osmanlı'nın iskan politikası sonucu Mersin Arslanköy, Namrun civarında yaşarken Çukurova'da yerleşik hayata geçmeye başlamışlar. Tarım yapmaya başlamışlar. Tarsus göç yolları imiş. Tarsus’ta konakladıkları yerler de varmış. Isparta Yalvaç ilçesinde de, 1850 tarihlerinde Mersin Arslanköy ilçesinden göçmüş aynı soyadını taşıyan aileler var. Soyadı yasası çıkmadan önce lakapları Kipri. Aslında genel İstanbul Türkçesine göre yanlış yazım gibi Kipri. Türkçe de kirpi olarak kullanılıyor. Güney Türkçesinde ses değişimi ile Kipri olmuş sanırım. Kerkük Aydın arasındaki Toros silsilesinde dağılmış Türkmenlerden Kipri/Uslu ailesi. Söylenilene göre; Selçuklular ile birlikte bu bölgelere yerleşim olmuş. Urfa’da da yerleşik akrabalarının olduğu söyleniyor. Yörük olup, yerleşik hayata geçenler, kendileri arasında bana enteresan gelen bir ayrımda yapıyorlar. Bir grup aileler yerleşik hayata geçiyor, onlardan 50-100 yıl gibi sonra yerleşik hayata geçmiş olanlara yörük diyorlar, kendilerine Türk.

Abdülkadir Uslu Beyefendi’nin, babası Mahmut Ağa bir çocuğu bir yaşında iken, 1915 yılında vefat etmiş. Babanın vefatından sonra, ağabey Abdülkadir Uslu o küçük bebeği ve kendisinden bir kaç yaş büyük iki kardeşini büyütmüş. Bu ailenin yaşamını, yaşam biçimini o zaman ki Türkiye’nin içinde bulunduğu durum etkilemiş. 1860 lardan sonra tarımsal hayat başlıyor gibi, Amerikan iç savaşı oluyor, Amerika Avrupa'nın pamuk tedarikçisi o dönemlerde, savaş olunca, Avrupa, Amerika yerine yeni yerler arıyor ve bu durum Çukurova’ya yerleşimi ve pamuk ziraatini getiriyor. Akabinde de bu bölgede pamuğa bağlı zenginlikler olmaya başlıyor. İşte Abdulkadir Uslu Beyefendi ve aileside bu zenginlikten pay alan ailelerden biri oluyor. İşte İsmet Uslu Beyfendi’de kökü uzun uzun bahsettiğimiz yörük boylarından, Adana Karataş İlçesi Kiremitli Köyü’nde doğmuş. Abdulkadir Uslu Beyefendi’nin 2. Oğlu olarak dünyaya gelmiş. Büyük abisi (Mahmut Uslu) 18 yaşında iken kan davasında köyde öldürülünce, kan davası devam ettiği için ortaokuldan itibaren İsmet Uslu Beyefendi’yi, babası, yatılı okullara yollamış. İsmet Uslu Beyefendi, Uşak, İzmir, İstanbul gibi şehirlerde yatılı okullarda okumuş. Lise bitince Adana’ya dönmüş. O dönemin büyük köy ağalarından Haşim Ağa’nın (Haşim Sökün) kızlarından Mesude Hanımefendi ile evlenmiş. ’45 yılında, ilk çocukları Melek Hanımefendi dünyaya geliyor. Kızları Melek Hanımefendi’yi de yanlarına alarak Mesude Hanınefendi ile birlikte giderek Samsun’da yedek subay olarak askerlik görevini yerine getiriyor. O dönemlerde okuma oranı oldukça düşük, lise mezunlarına yedek subaylık rütbesi verirlermiş. Askerliğini tamamladıktan sonra, 20li yaşlarında, Adana’da çiftçilik ve pamuk ticareti yapıyor.

Yıllar geçiyor, derken Demokrat Parti’nin kuruluşu ve Türkiye’de çok partili siyasi hayat başlıyor. Toprak ile uğraşan aileler Demokrat Parti‘de toplanıyorlar. İsmet Uslu Beyefendi de, Demokrat Parti’nin üyesi oluyor. O dönemlerin şartlarında eşek sırtında ulaşımlarını sağlayarak, parti ocaklarının, bucaklarının kuruluş çalışmalarında aktif olarak görev alıyor. O dönemlerde meclis açılış oturumlarında, meclisin en yaşlı ve en genç üyesi sekreterlik yaparlarmış.

İsmet Uslu 10. Dönem milletvekili olduğunda, o dönemin en yaşlı meclis üyesi İsmet İnönü ve en genç üyesi İsmet Uslu imiş ve meclis açılış oturumlarında sekreterlik görevini üstlenirlermiş. Sonrasında 3 oğlu dünyaya geliyor.

Ve 1959 yılında 35 yaşını yeni bitirdiğinde vefat ediyor.
Kısa yaşamına bakıldığında nadir insanda görülen; iyilikleri, yardımları, hizmetleriyle konuşulan bir kişi olarak geride önemli bir iz bırakıyor. Kişilerin iş üretmesi, çalışması için iş açmalarını sağlamak, para yardımında bulunmak, hastaların bakımına destek olmak gibi çokça yaptığı yardımla...
Bir akrabasının diliyle; “Şunu söyleyeyim ki, tüm aile dedeni çok sever ve sayarlarmış. Ben kendi amcalarımın, babamın İsmet Abim diyerek geçmişi anlatırken gözlerindeki sevgiyi hissettiğimi söyleyebilirim. Kaldı ki siyasi rekabetin çok yoğun olduğu, rakip partinin düşman olarak görüldüğü o zamanlarda bile, tüm Adana, parti ayrımı olmaksızın, her kesimden insan rahmetliyi severmiş.” İşte tüm mesele bu. Koyup, göçüp gidiyorsun, geriye bıraktığın, ne mal ne mülk, yaptıkların, varsa topluma faydaların, zararların, iyiliğin, kötülüğün her ne ise, 2 çift söz oluyor. Ne güzel dedeme böyle güzel anılmak nasip olmuş. “Çok iyi insandı.” “Çok kuvvetli, çok akıllı, çok çalışkan, insan gibi insandı.” Dedem için söylenen sözlerden birkaçı. Dikkatiniz çekmek istediğim “insan gibi insandı.” sözü daha çok. İşte bütün mesele bu. “İnsan” olarak anılmak, yaşarkende, öldükten sonra da. Dedem ve dedem gibi insanlar, önce ailesine, yakın çevresine, sonra içinde bulunduğu topluma çok iyi rol modeller. Ama tabii bu iyiliği, bu insanlığı öğrenmek, anlamak, özümsemek, hazmetmek gerekli.
Dedem gibi insanların mirasları mal mülk değil gönül zenginliği, insanlık zenginliğidir, bu mirası reddetmek veya kabul etmek varislerin elindedir. Ben dedemin ailesi ve toplum için, dedem ve dedem gibilerin bıraktığı en özel miras olan “insanlığı” anlamalarını, görmelerini, hissetmelerini ve yaşamlarına aktarmalarını niyet ediyorum.

Sevgideğer, saygıdeğer İsmet Uslu Beyefendi, nurla, ışıkla...

3 Eylül 2015 Perşembe

Ülkü Elif Gürışık Hanımefendi, bir ışık yolculuğu, bir ışığın yolculuğu...

Ülkü Gürışık Hanımefendi ile görüştüğümde, tüm diğer görüştüğüm çok değerli kişilerden farklı olarak, sadece eğitim yaşamı, iş yaşamı, okumanın önemi, eğitim öğretimin önemi konularına değinerek yaşamından parçalar sunmak istedi.
Bunu destekleyen yaşamdaki duruşu, başarısı, ailesine, çevresine, Türkiye ve yurtdışında iş ve özel çevresine, insanlığa katkısı da; bu konuların ne kadar önemli olduğunun bir yansıması diye düşünüyorum.
5 yaşındaykenden itibaren doktor olacağım diye tutturmaya başlamış. Adana’da İhsan Ünal ve Sakıp Önal, her ikiside hekim, aile dostları imiş. İhsan Önal’ı anlatırken “operatör hekim, albay, soğuk ve mesafeli birisiydi” diye anlatıyor. Buna rağmen, doktor olma isteği, sevdası ile “İhsan Ağabeye gidelim.” diye babasına tuttururmuş. Doktor Bey’in odasındaki camekandaki makaslara, küçük tıbbi alet edevata bakarak heyecanlanıyor ve hekim olma isteği pekişiyormuş.
Okula başlangıç serüveninden konuşalım, tatlı anılar... O dönemlerde 7 yaş barajı var iken 6 yaşında; öğretmen olan halası, Ülkü Hanımefendi’yi Kurtuluş İlkokulu’nun başöğretmenine ziyarete götürür. “Zayıf, saçlarını arkaya toplamış, zarif bir otoritesi vardı” diye tarif eder başöğretmenimizi, Ülkü Hanımefendi. Başöğretmen “ Yaşı çok küçük, ama yine de kaydını yapalım bakalım.” der. Ve Ülkü Hn’ı destekler. O gün ilk dersini de verir. “Artık okullu oldunuz, öğretmenlere başınızla selam vereceksiniz” diyerek. Çok istekli olan Ülkü Hanımefendi ilkokulu başarıyla bitirir. Lokal gazetelerde birincilikle geçen çocukların isimleri yazılırmış, Ülkü Hanımefendi’ninde sık sık ismi geçermiş. Hep ama hep amacı doktor olmakmış. Sohbetimiz sırasında, özellikle bir öğretmeninden bahsetmek istedi. İsmet Ramazanoğlu Hanımefendiden; İsmet Hanımefendi, “Genç hanımefendiler oluyorsunuz, tavsiyem klasik romanlar okumanızdır, klasik romanlar beyninizi güzelleştirir.” dermiş. Türk klasiklerinden başlayarak, Rus, İngiliz klasikleri gibi klasikleri önerirmiş. Öğretmenlerininde gözdesi olmak isteyen Ülkü Hanımefendi, bu tavsiyeleri harfiyen uygularmış. Paralarını, harçlıklarını hep peri masalları kitaplarına, klasik kitaplara yatırırmış. Orta son sınıfta Adana Kız Lisesi’nin kütüphanesini en çok kullanan öğrenci olarak ödül almış, ödülü ise bir İngiliz klasiği olan Jane Eyre olmuş. Tüm bu klasik kitapları okumanın, yıllar sonra Cambridge’e gittiğinde hiç kültürel zorluk yaşamamasını sağladığını söylüyor. Bir anısını paylaşıyor anlattıklarının arasında; “Bir gün İsmet Hn’ın evini aradım, telefona kızı çıktı. 1950lerde kendisinin öğrencisi olduğumu söyledim, kendisine teşekkürlerimi iletmek istediğimi anlattım. Kendisine bugünlere gelmeme katkısının büyük olduğunu düşünüyorum. Kızı, kendisine iletiyor söylediklerimi. Daha sonra babam vefat ettiğinde İsmet Hn duyuyor ve evimizi araştırıyor, bulup geldi ve başasağlığı diledi. Çok mutlu oldum. Bize “klasik kitaplar, beyninizi zenginleştirir” lafını hiç unutamam.”
Büyük değerler, böyle İsmet Hanımefendi gibi öğretmenlerimiz. Kendileri değer olduğu gibi değerlerde yetiştiriyorlar. Hepsi var olsun, sağ olsun.
Ülkü Hanımefendi, sohbetimiz arasında aklına geldikçe küçük notlar düşmek istedi. Keyifle notlarımı aldım. Babası Galatasaray Lisesi’ne gönderilmiş, babasının babası vefat edince, yarım bırakıp Adana’ya geri dönmek zorunda kalmış. Annesi Makbule Hanımefendi’yi de 1 gün okula göndermişler, aynı gün “ağa kızısın okuman doğru değil” demişler ve okula göndermemişler. Babası eve 3 gazete alırmış. 2si genel, 3ü yerel. Evde illaki gazete okunurmuş. Ülkü Hanımefendi ve kardeşleri, akşamları annelerine baş makaleleri okumakla görevliymiş. Kış geceleri, mangalda pestil yumuşatıp içine fındık, fıstık koyup çocuklarına verir, kendisine klasik romanları, baş makaleleri okumalarını istermiş. Mangal başında kitap okuma ritüelleri olurmuş. Bu hem kendisi için, hem de çocukların okumaya teşviki için, çok özel ve güzel bir yöntem oluyormuş. Hem de ailecek yapılan, anne ve çocukların yaptığı çok özel ve güzel bir etkinlik, keyifli bir beraberlikmiş.

Bu haller başka aileler tarafından da çokça yadırganırmış. Ahhh ah...

Ülkü Hn için çok okuyor diye de çevrede çokça dedikodu, çokça yadırganma olayı yaşanırmış.
Adana Kız Lisesi’ne gitmiş. Ortaokula geldiğinde okuma istersen demişler. Çok tepki göstermiş Ülkü Hanımefendi. 1953’ler. Okumak ve doktor olmak ideali diye söylemiştik. “O hedefe gitmek zorundaydım.” diyor. Annesi ve babası okumasını desteklemiş. “Bir mesleğiniz olsun, kolunuzda bir altın bileğiniz olsun, isterseniz kullanmayın” derlermiş. Adana’da kız çocuğunun okumasına, çevrelerinde pek iyi bakmazlarmış. Gel gelelim, lise bitmiş. Öğrencileri, üniversiteler ayrı ayrı sınavlara alıyorlarmış. Ülkü Hanımefendi Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi giriş sınavını birincilikle, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi giriş sınavını üçüncülükle kazanmış. 1955-1956. 17 yaşında iken. İstanbul Üniversitesi’ni tercih etmiş.

İlk gidişiyle ilgili ilk anısını paylaşır; “Bir büyük ağabeyimize emanet ettiler, birlikte gideceğim. Gittik, araba vapuru ile karşıya geçtik, Sirkeci’ye geçtik ve vapurdan indik. Birdenbire beraber gittiğim kişi çantasını unuttuğunu fark etti ve bir telaş ile vapura geri bindi ve gitti. Ben o an kalakaldım, ne yol bilirim ne yordam, oracıkta saatlerce geri dönmesini bekledim.” İlk İstanbul anısı bu olmuş. Merak etmeyin dönmüş dönmüş. Kim bilir ne kadar süre sonra? 

O zamanlarda, kız arkadaşlarımızla ilk zorlandığımız ortak konu; “Kız Lisesi’nde okumuşuz, ilk defa yabancı erkeklerle arkadaşlık edeceğiz, nasıl edeceğiz?” Konusu idi. O döneme kadar sadece akrabalarımızla görüşmüşüz. Aydın bir hocamız vardı. Kendisine danıştık. Bize cevabı çok net ve çok anlamlı idi. “Nasıl kız arkadaşlarınızla arkadaşlık ediyorsanız, erkek arkadaşlarınızlada öyle arkadaşlık kuracaksınız.” 1956’nın anısı.

Bu arada, ülkemiz bir yerden bir yere nasıl ilerlemiş, ne güzel ilerlemiş, lütfen gerisin geriye tekrar döndürmeyelim diye niyet etmek geliyor içimden, bunları dinledikçe...

İyi yönlerimizi cebimize koyalım, kötü yönleride iyileştirerek devam edelim diliyorum. Her şeyden önce çağdaş olalım, ondan da önce “insan” olalım, kadın erkek ilişki sorgulaması değil, “insanlık” sorgulaması seviyesinde olalım, bize yakışan bu. Ülkü Hanımefendi’nin üzerine basa basa tekrarladığı bir konuda; “Adana’nın kalburüstü ailelerinin çocukları bizlerin lise öğretmenleriydi. Bize çalışmayı aşıladılar, adab-ı muaşeret dersleri verdiler. Hepsi birbirinden zarif, incitmeden, zarifçe, olumlu öğretilerle bize yaklaştılar.” “Çok şanslıydık, müthiş öğretmenlerdi.” “Yine aynı şekilde, İstanbul Tıp Fakültesi’nde eğitmenlerimiz de inanılmazdı.” Yine o dönemlere ait bir anısını anlatıyor. “Üniversitede en yakın arkadaşlarımdan birisi Rum idi. Vasil. Adana’ya geldi, banada arkadaşımı gezdirmek, O’nu ağırlamak düşer. Müze, Taşköprü vb gezidiriyorum. Anneme gelen gelene, kızını sarışın bir oğlanla gördük diyerek. Anneminde cevabı, telaş etmeyin üniversiteden arkadaşı. Annem çok akıllı kadındı, son derece zeki bir kadındı.” Makbule Hanımefendi gelenleri susturur.
Yine bir aahhh ah... Güler misin, ağlar mısın, karikatür gibi, bir taraf gelişmiş, iyi niyetli, diğer taraf cahilliğin ve art niyetliliğin derin sularında boğuluyor, başkalarını da suyun dibine çekmek için bir çaba bir çaba. İyi niyetten, güzel düşünceden nasıl da uzak, içimizdeki cennet, içimizdeki şeytan. Haydi bakalım hayırlısı.

Vardır ya, fıkra; cehennemde zebaniler ateş üzerindeki kazanların başında nöbet tutuyorlar. Kazanın birinde bazıları cezasını çekmiş, deneyimini kazanmış, öğreneceğini öğrenmiş, deneyimlemiş, tekamül sürecini tamamlamaya başlamış, kazandan çıkıp cennete geçecek, bir türlü çıkamıyorlarmış, tam çıkacaklar aşağıdan birileri çekiyormuş, tam çıkacaklar yine birileri aşağıya çekiyormuş. Zebaniler kendi aralarında konuşuyorlarmış, “Türk kazanı, malum.” Bu misal, hoş biz kendi kendimizi güzel eleştiririz o ayrı, bu Türklükle de pek alakalı değil, insana has bir olay, dünyanın birçok yerinde cahillik, kötü niyet, gelişmiş, iyi niyeti çürütmeye, yok etmeye, geriye çekmeye çalışır ve gücü büyüktür, olumsuz enerjinin gücü çok büyüktür, bize düşen iyi niyeti, iç dış güzelliğini, sevgiyi gelişerek, akılla, bilimle, ilimle korumaya ve daha da geliştirmeye çalışmaktır. Bu dünya böyle, yapacak bir şey yok gibi kurban rolüne bürünmek, bizde kötü olursak bizde kazanırız, kötünün yanında olalım parası var bize para kazandırır gibi gibi çoğaltılacak yaklaşımlarla dünyamızı daha da kötü bir hale getirmek, pis, kötü, karanlık bir dünyada yaşamak ayrıca bir de çocuklarımıza böyle bir dünyayı bırakmayı mı tercih edeceğiz?

Ben size söyleyim, ben iyiliği, sevgiyi, saygıyı, güveni yaşamına yansıtmış, özümsemiş hem de zengin çok insan tanıdım, tavsiye ediyorum, diğerlerinden daha mutlular. Hatta zengin olmayıp, şartları zor olup, yine iyiliği tercih etmiş, çokçada insan tanıdım, onlarda gayet mutlular emin olun mutlular. Zengin olup art niyetli, kötülükle meşgul insanlardan çok daha mutlular, özellikle “zengin olup” açıklaması/sıfatı ekliyorum, çünkü dünyamızda o kadar maddeci, maddiyatçı ki hani sırf zengin olmak için zengine boyun eğen, kötü de olsa ona hizmetkarlık eden çokça insan olduğu için, sırf para, madde için kötülüğü seçen çok insan var, e bir de buna cahillik eklenince vay halimize, sonuç olarak seçim sizin. Seçim kişinin kendinin. Makbule Hanımefendi seçimi iyilikte, gelişmişlikle, aklını kullanarak yapmış, hiç bir şeycikte olmamış, ne güzel de yaşamını yaşamış, bugün de bakın kendisini nasıl sevgi, saygıyla anıyoruz. Kaybetmiş mi? Yooo, aksine kazanmış, bu dünyada da kazanmış, arkasından konuşulan şu an ki bulunduğu yerdede kazanmaya devam ediyordur diye düşünüyorum.

Evet devam edelim; Ülkü Hanımefendi, Ankara Üniversitesi’nde de ihtisasını yapıyor. Her yıl iyi notlarla geçiyormuş. Bir akrabası İzzet Bey bir gün Ülkü Hanımefendi’nin annesine gitmiş, La Fontaigne’in masalından alıntı yaparak Makbule Hn’a “Yarın bir gün dönüp sizi beğenmezse görürsünüz.” demiş. Makbule Hn’da “Bak oğlum İzzet, Ülkü’ye, dayınla ben gereken terbiyeyi verdik. Yarın bir gün dönüp bizi beğenmezse o Ülkü’nün kaybı olur.” demiş ve konuyu kapatmış. Yine çok zekice ve sevgiyle. Vay İzzet Bey vay. Ülkü Hanımefendi 5.sınıfa gelmiş, aynı İzzet Bey bu seferde “Hala nerden biliyorsunuz sınıfı geçtiğini?” demiş. Makbule Hn’da “Kızıma güveniyorum.” demiş.

İzzet Beyler her yerde, her zaman var. Bize düşen Makbule Hanımefendileri yaşamak, yaşatmak ve çoğaltmak. İzzet Bey olması kolay, aslında Makbule Hanımefendi olmak da kolay, sadece biraz daha zorlayıcı, çünkü İzzet Beyler çoğunlukta olduğu için çoğunlukla ve gelişmemişlikle uğraşmak kolay değil, ama aklı, duyguyu iyi, doğru kullanmakla bu işi halledebiliriz, biz yaptıkça çevremizde yapar, onlar yaptıkça onların çevreleri de yapar, iyilik ve gelişmişlik çoğalır da çoğalır.
Dünyamız daha yaşanası olur, her şeye, her yere, her insana yansır, duygumuza, bedenimize, doğaya, bitkilere, hayvanlara yansır.

İnanın iyilik, sevgi, gelişmişlik, bilim, ilim beyaz, pembe, ferah bir dünya yaratır, ruhumuzda ve dünyamızda gökkuşakları yaratır. Şimdi aşırı analitik, gerçekçi denilebilen mantık ağırlıklı profile sahip olan kişiler şimdi başlamıştır söylenmeye “Pollaynnacılık”, bu kız hangi dünyada?” peki dünya kötü, insanlık kötü diye sende kötü ol ve/veya karamsar ol, kurban rolü oyna, eee, ne kazanacaksın? Kötü, olumsuz düşün, ne kazanacaksın? Ben sana söyleyim, içindeki cehennemi kazanacaksın, içindeki cehennem büyüdükçe de çevrendede cehennemi oluşturup kendi cehennemini yaşayacaksın. Özetle bu olacak.

İyiliği, gelişmeyi, sevgiyi, bilimi, ilimi anlamayı seçersen de tam tersi içinde cenneti yaratıp, yaşayacaksın, çevrende de zaman içinde cenneti yaratıp, oluşturacaksın. Huzuru, sağlığı, mutluluğu bulacaksın. Seçim senin. Madem analitiksin, verilerle konuşalım, aç Kur’an-ı Kerim’i oku lütfen, inansanda inanmasan da oku, bir kitap gibi oku, bakalım içinde neler bulacaksın?

“Azabı senden acele istiyorlar. Oysa cehennem, o küfre sapanları çepeçevre kuşatmış bulunuyor.” Ankebut Suresi 54.ayet

“Kötülükler kazanmış ise; her bir kötülüğün karşılığı kendi misliyledir. Bunları bir zillet sarıp kaplar. ........Onların yüzleri, sanki bir karanlık gecenin parçalarına bürünmüş gibidir............” Yunus Suresi 27.ayet’in bir bölümü

“Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orada acı dolu nefes alıp vermeler vardır.” Hud suresi 106.ayet

Kötülük, cehennem kişinin kendi içindedir, cehennemi nerelerde arıyorsun, önce bir içine baksana, her şey senin içinde, ayrıca içinde olanın dışına vurmasında ve bunların çevrene yansımasında. Cehennem ateşinde yanmak ya da yanmamak kişinin kendi elindedir, kendi içindedir. Dolayısıyla cennet de, cehennem de bugün bizimledir. Hani bazı insanlara “nur yüzlü”, “melek gibi” deriz ya işte o insanların nuru, ruhu, duygusu, aklı, zihni, içi dışı, temizliği, cenneti yakalamış, yüzlerinden, bugün sık kullanılan kelime “auralarından” nur, huzur, iyilik, güzellik ışığıyla ışımaktadırlar. Bu insanlarla birlikte olmak istersin, sohbet etmek, hiç bir şey yapmasan bile aynı mekanda olayım yeter, bana iyi geliyor dersin. Aksi de var tabii kötülüğe kendini hapsetmiş, kendi kişisel cehenneminde yaşayan kişilerle olmak bir süre sonra seni sıkmaya, üzmeye, yormaya başlar, kendi cehennemine seni de sürüklemeyi ister.

Stres, depresyon, mutsuzluk, umutsuzluk, dedikodu, bozgunculuk, yıkıcılık bugün negatif enerji dediğimiz şeyler değil midir? Tüm bunların aksi, iyilik, yapıcılık, huzur, mutluluk da pozitif enerji değil midir? Önce kendini değiştir ki, her şeyin değişmesini iste. Sen iyiliği seç ki sana da çevrenede iyilik gelsin. “Bir toplum kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici değildir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. “ Enfal Suresi 53. Ayet Bir süreçteyiz, bir yaşam oyunundayız diye konuştuk, ilk paylaştığım yazılarımda öyle değil mi? Bu süreçte iyinin karşısında kötüde olacak ki, iyinin değeri anlaşılacak, kişi süreçte ilerleyecek devam edecek öyle değil mi? Bu süreç cehennemden çıkıp cennete doğru ilerlemek değil mi? Hepsi içinde, hepsi senin, benim içimizde...

Ya Şeytan? Şeytan da nihayetinde doğruyu yanlıştan ayırt etme sürecinde önemli bir rol oynuyor, öyle değil mi?

“Şeytan kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca sizin iki melek olmamanız ve ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.
Ve: “gerçekten ben size öğtü verenlerdenim” diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. Rableri kendilerine seslendi :”Ben sizi ağaçtan men etmemiş miydim? Ve şeytanın gerçekten sizin apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim? Dediler ki: “ Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız.” Allah dedi ki: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin. Yeryüzünde belli bir vakte kadar sizin için bir yerleşim ve meta vardır. Dedi ki:” Orda yaşayacak, orda ölecek ve ordan çıkarılacaksınız.” Araf Suresi

Bu süreç, Kur’an-ı Kerim’de kodlanmış, anlatılmış, ben birden fazla kez okudum ve her seferinde anladıklarım, bildiklerim, hissettiklerim pekişiyor, gelişiyor ve sonuçta hiç de öyle ceza, asarım keserim mesajları almıyorum, aksine sevgi, iyilik, iç dış temizliği yolunda gelişen gelişmesi gereken bir süreçte olduğumuz mesajlarını alıyorum.
Seçim tamamen bize ait. İyilik mi, kötülük mü? Cehennem mi, cennet mi?

Bu konuyla ilgili sohbetimize ileride “insan” bölümünde devam edeceğiz..

Ülkü Hanımefendi’nin yaşam hikayesine geri dönelim.

Bakış açısı,; niyet meselesi, niyetin kıskanmak, durdurmak, engel olmak, yıkmak ise, bakışın kötü ise farklı sonuca ulaşırsın, niyetin üretmek, katkıda bulunmak, ilerlemek, başarıya ulaşmak, faydaya destek vermek ise, bakışın iyi güzel ise bambaşka bir sonuca ulaşırsın. Makbule Hanımefendi kötüyü yıkıp, dün, bugün ve yarın Ülkü Hanımefendi’nin kendisine, çevresine, insanlığa yaratacağı, üreteceği katkının, faydanın temel taşlarının atılması için büyük bir ışık olmuş. Cehaletin, sevgisizliğin, kötülüğün, dedikodunun kendisini, ailesini ve kızını etkilemesine izin vermemiş, aklıyla zekasıyla sevgisiyle güçlü bir duvar örmüş ve geçite izin vermemiş. İyi ki de yapmış. Huzurla ve ışıkla...

Işığıyla aydınlatmış evlatlarını, bunu hissettim, bunu anladım. Bu satırları yazarken, kendisini tanımak isterdim duygusu fışkırdı aklımdan, kalbimden. Bu satırları yazarken kötüye karşı duralım, iyilik illaki kazanacaktır, kazanmalıdır diye içim içime sığmayan düşünceler doğdu aklımda, yıldızlar kayar misali ordan oraya, ışıklarını saçarak.

Işık Makbule Hanımefendi, ışıkla Makbule Hanımefendi, nur ve ışıkla...

Ülkü Hanımefendi, Ankara’da okurken Kurtuluş’da ev tutmuş. Yine bir anısını anlatır, araya sıkıştırır.:) Mesude Hanımefendi, akraba, ablam diyerek kendisinden bahsediyor, benimde anneannem oluyor, Mesude Hanımefendi’den de bahsedeceğiz ileri ki yazılarımda. Ülkü Hanımefendi’ye ziyarete gittiğinde olura bir eksik gedik herhangi bir şey olur, anlayışla hemen “Benim ev dul evi, burası da bekar evi” der geçiştirir, Ülkü Hanımefendi’ye anlayışını, sevgisini bir şekilde ifade edermiş. Anlayış ve hoşgörünün paylaşıldığı özel anlar, özel insanlar.

Geriye tekrar dönelim.
Mezun olunca Psikiyatri yapmak istemiş.
Adana’da 9 ay pratisyen hekim olarak çalışmış. Ankara Üniversitesi Psikiyatri bölümünü kazanınca da istifa edip Ankara’ya taşınmış. Ankara’da Hacettepe Psikiyatri Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak 2 yıl çalışmış. Sonra Cambridge’e gitmiş. Biraz geriye döndü burada, bir hocasıyla branş kararı ile ilgili anısını paylaştı. Bir dönem aklından operatör olmak geçmiş, ona göre branş seçmek istemiş. İstanbul’daki profesor hocası çok iyi bir opetratör olabilirsin, ama ben yinede sana bu işin zorluklarını göstermek istiyorum demiş. 3 ay yanında staj yapmasını sağlamış. Ülkü Hanımefendi’nin, en kanlı, en uzun ameliyatlara girmesini sağlamış.O dönemlerde yine kadın mevzuu, “kadın kısmısının bıçağının altına yatılmaz” diye bir yaklaşım varmış. Stajındaki gözlemleri ve içinde bulunduğu toplumun bu yaklaşımı Ülkü Hanımefendi’nin, operatör olma isteğini biraz törpülenmiş. Ankara Üniversitesi’nden de kabul edilince vazgeçmiş o sevdadan. Ankara’daki tez konusu “Ana oğul insesti, ana oğul arasındaki cinsel ilişki”imiş Sonrasında Cambridge’de analist olmak istemiş. Londra’ya gitmiş ve enstitüye kabul edilmiş. British Psikanaliz Enstütisi’ne gitmiş. 3,5 yılda orayı tamamlamış. Türkiye’ye dönmüş. Evlenmeye karar verince, geri dönme sürecine tekrar girmiş. Cambirdge’de psikiyatrist olarak çalışmaya başlamış.

Eşi Alestar ile evlenmiş. O dönemlere ait, bir de tatsız bir olay, anısı var. Çok ciddi bir trafik kazası geçirmiş. 3 ay hiç kıpırdamadan yatarak tedavi görmüş. Uzun süre başağrıları devam etmiş, vücudunda izleri olmuş. Ailesini çok korkutmuş. 2002 yılına kadar Londra’da çalışmış. Üst düzey görevlerde hekimliğini icra etmiş. Hala alanında hizmet etmeye devam ediyor, Ankara’da çalışmalarına devam ediyor. Psikiyatri alanında çok önemli konularda çalışmalar yaparak toplumun sorunlarına ışık tutmuş ve tutmaya da devam ediyor. Cehaletin karşısında bilimin, ilimin, aklın, fikrin ve bilginin, sevgisizliğin karşısında sevginin, kötülüğün ve sinirin karşısında dinginliğin ve iyiliğin de bir güç olduğunu Ülkü Hanımefendi ve özellikle annesi Makbule Hanımefendi’nin yaşamdaki duruşlarından ne güzel öğreniyoruz öyle değil mi?
İnsanın kendi yaşamına, çevresine, ailesine, topluma yansıttıklarının böylesine değerli, önemli olması her güzel insana nasip olsun dilerim.

Ülkü Hanımefendi içindekini, tüm yaşamına yansıtmış, içindekini yaşamış, aklında, fikrinde, düşüncesinde, duygusunda ne varsa onu yaşamış. İçindeki sevginin, azmin, iyiliğini faydanın, katkının üzerine gitmiş, onu yeşertmiş, beslemiş, büyütmüş ve onunla ilerlemiş, ilerlemeye de devam ediyor.

Ne mutlu Ülkü Hanımefendi’ye içindeki cennette yaşıyor. Her insana nasip olsun.

Sevgiyle ve ışıkla Ülkü Hanımefendi...

24 Ağustos 2015 Pazartesi

İyi yolculuklar (Çok sevgideğer, saygıdeğer Nihal Ersöz hanımefendi, Adana’nın gönüllere taht kurmuş Nihal Öğretmeni ile yolculuğumuza başlayalım.)

İyi yolculuklar Yaşam yolculuğundayız hepimiz, haydi hepimize iyi yolculuklar olsun. Doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz, belkide bir yerlerde yaşama devam ediyoruz. Bu yaşamımız da, belki başka bir yaşamımızın devamı, kim bilir? Bugün bu satırları yazarken, yıl 2015, 40 yaşındayım, 40 yaş almışım, hayırlı uğurlu olsun. Daha yeni genç oldum, öyle hissediyorum. Henüz yaşamın belli bir noktasındayım, daha gencim yahu, daha yaşayacağım, öğreneceğim, öğreteceğim çok şey var, huzurla ve ışıkla olsun. Geldiğim bu yaşta, aldığım bu 40 yaşta, öğrendiğim çok şey oldu, inişli deneyimlerle, çıkışlı deneyimlerle... İyisiyle, kötüsüyle...Belki kötüsüyle dediğim şeyler aslında iyisiyle idi, iyiliğime idi. Yaparız sohbetini... Benden konuşuruz, daha yeni başladık. Önce biraz, yaşlarımı alırken, elimi tutmuş, saçımı okşamış, bana teyzelik, amcalık, abilik etmiş, bir şekilde hukukum olmuş, çocukluğumdan tanıyıp bildiğim ve/veya hiç tanımadığım, görmediğim ama anlatımlarla yaşamıma dokunmuş, sonradan yaşamıma girmiş, tanıdığım, hukukum olan kişilerin yaşam hikayelerinden kısacık özgeçmişlerle bahsetmek istiyorum. Kimisinin uzun yıllar yaşam deneyimleri olmuş ve şu an aramızda değil, kimisi hala bizimle yaşam yolculuğuna devam ediyor. Ama ama ama hepsinin ortak noktları; “insan olmak”, “insan gibi insan olmak”, “iyi insan olmak”, “topluma faydalı insan olmak”, “topluma katkısı olan insan olmak”, “örnek insan olmak” ..... Hepsinin insanlığa dair verdikleri mesajların ana noktası aynı olsa da; bu mesajları veriş tarzları, yaşam biçimleri, yaşama kattıkları farklı ve şahıslarına münhasır. Kısa kısa, sırasıyla kendilerinden küçük bukleler halinde bahsetmeye başlayalım. Sonrasında kendilerini huzurla ve ışıkla diyerek yolcu edip, yaşama dair, insana, insanlığa dair sohbetimize kendi aramızda devam ederiz. Çok sevgideğer, saygıdeğer Nihal Ersöz hanımefendi, Adana’nın gönüllere taht kurmuş Nihal Öğretmeni Nihal Hanımefendi’nin ailesi; Osmanlı savaştan mağlup çıkıp, Türkler Anadolu’ya göçe zorlandıklarında, İran’ın Doğu Azerbaycan kenti ve Batı Azerbeycan kenti arasındaki Ülmiye Gölü kıyısındaki, Ülmiye kentinden Anadolu’ya göç etmiş. Dedesi Takizade Mehmet Efendi, Adana’ya, ailesini toplayarak getirmiş ve yerleşmişler. Adanalı halk kendilerine Acemistan’dan geldikleri için “acemler” derlermiş. Dedesi Takizade Mehmet Efendi’nin elindeki parayla Adana’ya yerleşmişler. Adanalılar bilir, Adana’daki eski kız lisesinin olduğu Seyhan Nehri kıyısındaki mahallelerde birkaç dükkan ve ev edinmişler. Bir avlu içerisindeki 3 küçük evde yaşamaya başlamışlar. Her biri 2 odalı., ortak tek mutfak, ortak avlu... Halalar, kuzenler, akrabalarla beraber oturulurmus. Aynı mahallede beraber geldikleri akrabalarıda ev, yurt alıp yerleşmişler. Nihal Hanımefendi’nin babası Mustafa Taki, şapka diker, satarmış. Yandaki dükkan da da İstanbul’dan getirttiği kahve makinası ki o dönemlerde kahve makinası olan tek dükkanmış, kahveler kavrulur, makinadan çekilir, satılırmış. O döneme göre iyi şartlarda yaşayan bir aile imiş. Nihal Hanımefendi, Aralık 1930 yılı doğumlu, 5 kardeşin ortancası... Doğdugu zaman hem Türkiye, hem de babasının işleri iyiye gidiyormuş. Babası; “benim şanslı kızım, güzel sarı kızım” diye seslenirmiş hep Nihal kıza. Bir zaman geçtikten sonra; Türkiye’de, kıtlık, karne ile ekmek, tahıl vb aşların alındığı dönem başlamış. Nihal Hanımefendi, ortaokul da...Babası Mustafa Taki Beyefendi, kalp rahatsızlığından vefat etmiş.Ve aile her geçen gün fakirleşmeye başlamış, tek tek satılan dükkanlar, kala kala avlulu evlerde, akrabalarla tek vücut, tek mutfak, birbirlerine destek oluyorlar. Okuyan çocuklar elden ele okutuluyormuş. Tüm bu zorlu günlerin içinden geçerek genç kız olan Nihal kız, Kız Lisesi’nin en başarılı öğrencilerinden olmuş ve iftiharlarla diplomasını almış. Aynı zamanda, okulun voleybol takımı kaptanı, milli bayramlarda şiiirler okuyan, çok güzel, başarılı, azimli bir genç kızı imiş. Bununlada yetinmemiş, yeterlilik sınavlarında başarılı olmuş ve ögretmenliğe adımını atmış. İlk adım, Dikili köyü, Osmaniye ve Kadirli gibi yaşadığı şehir merkezinden uzak yerlerde yıllarca çalışmış. Sonrasında Adana’nın o dönemdeki en görkemli okuluna tayini çıkmış. Küçük kardeşi ve annesiyle birlikte yaşamış uzun bir süre. Büyük kardeşleri evlenmiş. Annesi; Nihal Öğretmen evlendiğinde de vefat edene kadar, Nihal Öğretmen ve ailesi ile birlikte yaşamış. Nihal Öğretmen, annesini, kendi şartlarıyla, annesinin özel arzusu olan hac ibadeti için hacca da yollamış. Annesine sevgiyle ve özenle yıllarca bakmış. Eşi çok değerli Nevzat Beyefendi... Tıbbıyeyi, maddi sıkıntılardan dolayı yarım bırakmak zorunda kalmış. Marif Müdürlüğü’nde sicil şefi olarak calışmış. Ortak bir arkadaşları vasıtasıyla Nihal Hanımefendi ile tanışmış ve birbilerine aşık olup, evlenmişler. Nevzat Beyefendi; Nihal Hanımefendi’nin ısrar ve zorlamalarıyla, öğretmenlik sınavına girmiş ve öğretmen olmuş. Beraber, sırt sırta yaşam mücadelesine, yaşam yolculuğunda ilerlemeye başlamışlar. O kadar başarılılarmışki. Adana’da önemli ve büyük isim yapmışlar. Her sene milli eğitimden takdir belgeleri almaya başlamışlar. Özel dersler başlamış, aranan, sevilen, sayılan birer başarılı öğretmen olmuşlar. Neredeyse bir kaç nesil, kendi tedrisatı camialarında eğitim almış kendilerinden. Sadece ögretmenlik yapmakta kalmayıp, birçok sosyal projelerde rol ve görev almışlar. Adana’nın bilinen, sevilen, sayılan isimleri arasına girmişler. İki kızları dünyaya gelmiş. Derken, torunlar, torunların cocukları.... Nihal Öğretmen, hayat arkadaşı, Nevzat Beyefendi’yi 2014 yılında kaybediyor. Şimdilerde yalnız, evlatları, torunları çevresinde olsada. Yaşını epeyce almış, yaşlanmış demeye dilim varmıyor Nihal Öğretmen için. Kızı Ömür Hn ile konuşuyoruz, çocuklaştığını, çoğu konuyu unuttuğunu söylüyor. Nihal Hanımefendi, Öğretmen, Teyzem ile aile ortamında tanıştım, yıllar yıllar öncesinde, çocuktum. Aile dostlarımızdı kendileri. Haftada en az bir buluşulurdu. Nihal Öğretmenin, çocukluğumda beni en çok etkilediği ve hep gözümün önünde olan resmi, beni yanına alıp, büyük insan gibi yaptığı sohbetlerdi. Sohbet ederken, hissettirmeden, o bal tatlı diliyle, bana öğrettikleri idi. Bize öğrettiği en özel konulardan birisi, hoşgörü, tatlı dille duygu ifade etme hali idi.Yüzünde ve dilinde hep bir tatlı dil, olaylara yaklaşımda hep bir hoşgörü, dolayısıyla yaşama bakışta, duruşunda müthiş bir pozitif enerji. Tabii bu öğretileri, daha sonra yıllar geçip, büyüyüp, konuları analiz etmeye, sohbetlerin içeriklerini değerlendirmeye başladığımda anlıyorum. Her şeyden önce adabı muaşeret kuralları, sonrasında özgüvenli olma, olumlu özelliklerini doğru kullanma, iyi niyet, iyi düşünce, üretmenin önemi, yardımlaşmanın önemi, sevgi, saygı, güvenin önemi gibi birçok konuyla ilgili öğretiler. Yaşamda duruşuyla, sohbetleriyle, yaptıklarıyla insanlığa faydada, katkıda bulunmanın en özel örneklerinden birisi Adana’nın Nihal Hanımefendisi, Nihal Öğretmeni, Nihal Teyzemiz. Bu satırları sizlere yazarken de gözlerim dolu dolu oluyor. Yaşamda herkes genç kalsa, yaşam bir dursa da, bu özel kişilerle hayatımıza devam edebilsek, yolculuğumuz devam etse, insanlığı, usulu, adabı, nezaketi, sevgiyi, saygıyı, güveni, güzellikleri paylaşmaya devam etseler, bu hiç bitmese. Hoş belki de bitmedi, bakın hala sohbetini yapıyoruz, demek ki Nihal Teyzemle yolculuğumuz devam ediyor ve edecek. Öğretileriyle, sevgileriyle yaşadıkça, içimizde bunları yaşattıkça devam edecek.

ÖNSÖZ (Yazmaya başladığım 3.kitabımın önsözü)

ÖNSÖZ genelde atlanır kitaplarda, okunmaz geçilir, nedense? ÖNSÖZ’ümü lütfen okuyun, ön sözüm, bundan sonraki sözlerimin, yazdıklarımın temel taşlarını oluşturacaktır.  Yaşam enteresan, yaşamın içinden geçtikçe böyle bir hisse kapılmaya başladım. “Enteresan” kelimesiyle özetlemeye çalışıyorum yaşamı, ama pek yeterli olmuyor. Hayat bir tiyatro oyunu diye boşa söylenmiyor. Evet bir tiyatro oyunu gibi sahiden. Her dönemde her insanın geçtiği yol, geçtiği yaşam sürecinde ayrı bir hikaye yatıyor. Bazısında da, hikaye aynı, oyuncular farklı oluyor. Hatta belkide her hikayenin, bir de geçmiş yaşam hikayesi var, kim bilir? Her hikayenin bir nedeni var, yaşamda yaşanması gereken hikayeler belki de bunlar. Kim bilir? Her hikayeyi yaşayanın da yaşaması gereken hikayeler yaşadıkları, kim bilir? “Vardır bir hayır”, “yaşanması gerekiyormuş”, “deneyim oldu”, “kader böyleymiş”, “alın yazımda varmış” gibi cümleler kurarız ya, iyi kötü yaşadıklarımızın ardından...Bunun gibi bir şey, vardır her hikayenin oyuncusunun, o hikayeyi yaşamasının nedeni, vardır bu yaşamda her oyuncunun bir misyonu, bir nedeni, kim bilir? Bu yaşam oyununda, her insanın bir misyonu, bir tekamül süreci, bir hikayesi oluyor, en azından ben bu şekilde olduğunu düşünüyorum. Benim gibi düşünenlerin de çok olduğunu biliyorum. Bir şeyler yaşamalı ki insan, o deneyim sürecinden geçsin, yaşamdaki misyonunu, tekamül sürecini gerçekleştirsin. Bir de bu işin, oyuncunun, rol arkadaşlarına yansıması da var tabii. Yani her insanın bu yaşama, varsa çocuklarına eşine, dostuna, içinde bulunduğu aileye, çevreye, topluma hikayesinden bir iz bırakma misyonu da vardır belki, kim bilir? Bana vardır gibi geliyor. İşte bu anlamda, bazı kişilerin yaşama yansıttıklarını, çevrelerine verdikleri mesajları, içinde bulundukları topluluklara maddi manevi katkılarını, faydalarını gözlemliyorum, gözlemlemeye çalışıyorum, belki mesleğim gereği, belki de yapım gereği izliyorum, aklımın bir yerlerine notlarımı alıyorum. Bunu yaparken; bazı kişilerin, çok özel, çok değerli, sadece içinde bulundukları, ulaşabildikleri topluluklara değil daha fazla kişiye, daha fazla topluluğa dokunmaları gerektiğine inanıyorum. Verdikleri mesajları, yaşam enerjilerinin kaynaklarını, yaşama katkılarının büyüklüğünü, özelliğini daha fazla kişi bilsin, duysun, okusun istiyorum. Neden mi? Çünkü her hikayeden bir ders çıkarılacağına inandığım için, rol model insanları ve yaptıklarını, yaşama yansıttıklarının bilinmesinin getirdiği öğretilerin öneminin büyük olduğunu düşündüğüm için...Her şeyden önce hepsinin temelinde; insanlığa dair, insan olmaya dair, insan olmanın önemine dair derin mesajlar yattığını düşündüğüm için... Bu anlamda, benimde yaşamıma dokunmuş, çok özel, çok değerli, üst düzey bulduğum hikayelerin oyuncularından küçük bukleler sunduğum, bu buklelerden yola çıkarak, kendimce çıkarımlarımı da biraz ekleyerek, duygu ve düşüncelerimi de sizlerle paylaştığım, ayrıca çok önem verdiğim ve üzerinde durduğum bu “insanlık” mevzuunun üzerinden geçmek istediğim, bu konularla alakalı sizlerle sohbet etmeye çalıştığım 3. Kitabımla sizlerle buluşmak istedim. Oldukça heyecanlıyım... Bu kitabımı enteresan hislere kapılarak yazıyorum. Bakın yine “enteresan” dedim. Şöyle ki; genelde kitabım beğenilsin, e 2 kuruşta kazansam şu kitaptan, “best seller” olsun kitabım, ödüller alayım, satışım patlasın gibi düşünülür sanırım ya da ne bileyim tamamen manevi, vermek istediğim mesajlar çokça kişiye ulaşsın, kişisel gelişimlere faydası olsun denir belki. Ben, bir miktar farklı duygu ve düşünceler içerisindeyim. Son yıllarda içimden sürekli geçen bir dua, bir niyet var, günler geçtikte de bu niyetim daha da pekişiyor. Hep aynı duayı ediyor ve aynı niyetleri ediyorum. Diyorum ki; yazdıklarım dokunduğu her oyuncuya; insanlığa dair iyi bir şey aşılasın, vijdan aşılasın, huzur, ferahlık versin, şifa yolları açsın, şifalar getirsin, içlerine, dışlarına, kalplerine ve yaşamlarına iyilikler, güzellikler getirsin. Dolayısıyla; dünyamız daha bir yaşanası olsun, insanlık olsun, vijdan olsun, sağlık olsun, huzur olsun. Hepinize, hepimize sağlık, huzur, şifa, ferahlık, sevgi, iyilikler, güzellikler, her şeyden önce insanlık diliyorum efendim. Var olun, sağ olun, nur olun. Huzurla ve ışıkla... Dilara İnsan Kadın Anne

Yaşamımdan kayan, yaşamıma kayan yıldızlar (2.kitabımdan)

...... Adana’ya Yıldız Kenter’in, “Ben Anadolu” oyunu geldi. Aman Allah’ım; aldı beni bir telaş, bir heyecan. Zaten tiyatroyu çok severim; ayrıca, Yıldız Kenter’e hayranım… Kendimi kaybettim duyduğumda. Yanlış hatırlamıyorsam 10 yaşlarındayım ve tiyatroda o zamanlarda 12 yaş kuralı vardı! Şimdilerde var mı öyle bir kural, bilmiyorum. 12 yaş kuralı derken, çocuk tiyatrolarından bahsetmiyorum tabii; büyük/yetişkin tiyatro oyunları diyelim. Annemle konuştuk. Annem dedi ki, “Buluruz bir çare. Sen olgun bir çocuksun; sessiz, sakin, üslubuyla izlersin oyunu; e, boyun da uzun.” Boyun uzun derken, şöyle olur ya; ilkokulda kızlar erkeklere göre biraz daha hızlı serpilir, uzar. Okulun ilk 5-6 yılı kızlar daha uzun olur, sonra erkekler kafa farkı fark atmaya başlarlar, kızları geçerler. İşte benim bu oyuna rastlayan dönemim, o kızların uzun olduğu döneme denk geliyor; ohh, işe yarayacak. Her ne ise; sonuç olarak, annemden tam destek var. Aldık biletleri; en güzel kıyafetlerimizi giydik, gayet şık, özenerek bezenerek tiyatroya gittik... Çok tatlı bir heyecan içindeyim. Kapıda görevliler biletlere bakıyor; bayılacağım galiba, ya beni içeri almazlarsa. Görevli bana dönüyor. “Ayyy, aman Allah’ım, ne olacak şimdi?” hâllerindeyim!.. “Geç bakalım güzel genç kız” diyor… İşte o an, bayıldığım an oldu demiyeceğim! Ama yüzümde komik bir gülümseme, enteresan heyecanlı el kol hareketleri... Ohhh!! İzledik oyunu. Hayatımın en en en etkileyici tiyatro oyunu oldu, Yıldız Kenter’e, tiyatroya ve sanata olan sevgim, saygım tarifsiz arttı; müthiş etkilendim. *** Yahu, annemin beni yanlış hatırlamıyorsam, 5 yaşında, (evet evet, öyle olsa gerek; taş çatlasın, ilkokula başlamış olabilirim; neyse ya, 5 yaş-7 yaş, fark etmez, o yaşta işte) beni “Hisseli Harikalar Kumpanyası” müzikaline götürme hikâyesi de var, biliyor musunuz? Bilmiyorsanız, işte öğrendiniz! Yazlık sinemalar vardı o zamanlar, yazlık sinemada izlemiştik. Yahu, ne cesaret! “Çocuktur; bir gürültü, bir aksilik yapar,” dememiş, birilerinden tepki alırım dememiş... Ee, pek tabii yaa, bende daha o zamanlardan bir olgunluk, bir akıl, fikir hâli varmış; o da ayrı konu tabii üstadım! *** Şaka bir yana; yazarken bile bir heyecan sardı beni. Bu müzikali Egemen Bostancı- Haldun Dormen sahneye koymuş… Erol Evginler mi ararsın, Nevra Serezliler mi? Mehmet Ali Erbil, Adile Naşit… (Zaten ben, Adile Naşit hayranıyım; “Uykudan Önce”lerden beni bitirmiş, bağlamış zaten…) Kartal Kaan… Aman Allah’ım, aman Allah’ım, hayal âlemi, hayal dünyasındayım, şeklindeyim. O yaşlarda ne heyecan, ne deneyim; sormayın gitsin. Hiç unutamadığım, hayran olduğum bir olaydı o müzikali izlemek. E, doğal olarak annemle, bu ve bu gibi konularda beni her zaman desteklediği ve teşvik ettiği için, bana sanat sevgisini aşıladığı için, bu ortamlara beni dâhil ettiği için çookk gurur duydum, duyuyorum. Ve kendisine, çok özel teşekkürlerimi sunuyorum. *** Adile Naşit diyince, aklıma gelenler: Her akşam yatmadan önce Adile Naşit’in, televizyondaki, “Uykudan Önce” programını izliyorum, öyle yatıyorum. Adile Naşit de “Kuzucuklarım sağlıklı beslenin, süt için, erken yatın erken kalkın, büyüklerinizi / küçüklerinizi sevin sayın...” vb. öğretiler aşılamaya çalışıyor. Bir yandan da çocuk izleyicilerden gelen mektupları okuyor ve içeriğine göre cevaplandırıyor. Ne bilim; Ayşe diye bir kız çocuk mektup göndermiş diyelim. Adile Teyze’ye, “Sizi seviyorum, arkadaşım Banu’yu öpüyorum,” demiş mesela. Adile Teyze de, “Ayşe, kuzucuğum, ben de seni seviyorum, erken yat emi!” diye yanıt veriyor. Ya da birisi yazmış, “Adile Teyze’cim, kardeşim Ali çok yaramaz, kitaplarımı yırtıyor,” demiş. Adile Teyze, hemen, “Ali, çocuğum, ayıp değil mi, hiç yakışıyo mu evladım, ablan ile güzel oyna, hem kitap yırtılır mı bakim, okunur. Görmeyim, duymayim bir daha. Kitapları oku ve kitaplığa güzelce kaldır,” vb. diyor ve onlarla karşılıklı, yüz yüzelermiş gibi konuşuyordu. Gelelim olayın benimle ilgili kısmına: Bizim Mesuş, parmağını emiyor, bana da dert oldu. “Kardeşimin elleri yara olacak, parmağı küçülecek, incelecek, yok olacak,” diye bir telaş aldı beni. O zamanki aklımla, “Hımm, ben bunu Adile Teyze’ye yazim, bana / kardeşime yardımcı olsun,” dedim ve hiç unutmuyorum kurşun kalem ile yazdım. Neden kurşun kalem ile? Maazallah yanlış manlış yazarım, silip düzeltme imkânı olsun, diye sanıyorum. Bir yerde de, kâğıt tasarrufu yapıyordum; hani tükenmez ile yanlış yazarsam kâğıdı yırt at, hoş değil. Adile Teyze’me de bu durumu mektubumda açıklamıştım; neden kurşun kalem ile yazmayı tercih ettiğimi yani… Komik miyim neyim? Bir de tabii, mektubun ana konusunu da eklemiştim. “Kuzenim Mesude parmağını emiyor, parmağı ericek, yara olacak, bize yardım eder misiniz, Mesude ile konuşur musunuz?” Bu mektubu yazdım, her gün de Mesuş’u bize çağırdım. Mektup hangi gün eline ulaşacak da benim konuya değinecek, bilmiyorum ki! E, kaçırmamamız da lazım! Her gün Mesuş ile oturuyoruz yan yana, “Uykudan Önce” izliyoruz. Ben her akşam heyecanla bekliyorum. “Hadi Adile Teyze, ne zaman, ne zaman??” Aradan 1 hafta geçti geçmedi, yine Mesuş ile yan yana oturduk, izliyoruz. Adile Teyze başladı, “Dilaracım, kuzucum, ne güzel düşünmüşsün, aferin akıllı kızım; tabii ya kurşun kalem ile yazmışsın ki yanlış olursa düzeltebilesin, aferin kuzucum.” Bir kısa S (kısa sessizlik) verdi; sonra birden, “Mesudeee! Çek bakim elini ağzından, çek çek bakim!” diye bir bağırdı!.. Ben bile korktum; Mesuş, şook, şok şok şok… Çekiverdi elini ağzından. Ben de bir mutlu oldum ki “Ohh be, kardeşim parmağını emmicek artık,” diye. Parmak emme mevzusunu böyle çözdük galiba! Çook teşekkür Adile Teyze’cim. Allah gani gani rahmet eylesin. *** Adana’ya Erol Evgin geldi. Üniversitedeki büyük amfide konseri olacak. Yine bir heyecan, bir telaş. Bu sefer yaş sorunu yok; ohh, rahatız! E, ben de genç kız kategorisine girmişim zaten yahu; koskoca tiyatro görevlisinden teyit almadık mı, hepiniz şahitsiniz! Gittik konsere. Konser arasında ve sonrasında herkeslerde bir panik: Erol Bey’den imza alınacak, kendisiyle fotoğraflar çekilecek… Ben de Erol Evgin’i çok seviyorum; ama yapım gereği mi bilmem, öyle ünlü birisi ile fotoğraf çektireyim, imzasını alayım gibi bir hâlim olmuyor genelde. Aksine; kişiyi dinledik, izledik, tamamdır, bunlara ne gerek var, hatta kişiyi rahatsız etmiş oluruz gibi bir düşünce içindeyimdir. Ama bir baktım, bir küçük kalabalık Erol Evgin’in etrafına konuşlanmış. Erol Bey’de de bir tomar kartpostal var (kendi resimleri olan kartpostallar). Hazırlamış ne güzel, onlardan birer birer imzalayıp kişilere veriyor. Ne ince bir düşünce ve bir o kadar da pratik. Ben de yaklaştım, bir boşluk buldum; bana sordu “İsmin ne tatlı kız?” Anında cevap: “Dilara” O da, “Aaa, sen biliyor musun, benim Dilara diye şarkım var. Yoksa o şarkı sana mı yazıldı?” dedi ve tatlı tatlı güldü. Kartpostalı ismime imzaladı ve bana uzattı. Genç kız demediği için kırıldım ama; o ayrı. Şaka bir yana, aman Allah’ım nasıl hoş bir his, nasıl tatlı bir mutluluk oluştu bende. Çocukluk hâli, “Gerçekten şarkıyı bana mı yazmış bu adamlar yaw?” gibi kafada sorular… Keyifli bir çocukluk anısı olmuştu benim için. Aradan yıllar geçti, 30’lu yaşlarıma geldim. Eski bir dostum ile İstanbul’da Sunay Akın’ın programına gittik. Sunay Bey, dostumun arkadaşı imiş. Arada kulise geçtik. Sohbet ediliyor. Kapı açıldı, bir baktım ki Erol Evgin içeri girdi! Yine o tatlı, naif, hoş gülümsemesi ile... Aklıma kartpostal anım geldi hemen o an. Bu kulisten aklımda kalanlar; ortamdaki sohbetin kalitesi, hoşluğu; derin ve tatlı bir kültür birikimini yansıtması ve aynı zamanda da tatlı neşesi oldu. Hiç o kulisten çıkmak istemedim; onları öylece dinledim ve dinledim; tadı damağımda kaldı. Öyle bir ortamda, öyle değerli sanatçılarla kısa da olsa zaman geçirebilmek, benim için çok özel bir şans oldu. Belki de bugün sevginin önemini anlamama destek olan küçük anılar bunlar benim hayatımdaki; ne dersiniz, ilgisi var mıdır? Bence vardır!

Yayla ve sevgi birliktelikleriiii... (2.kitabımdan)

..... Bu arada, “Sıkma” diyince gözümün önüne her zaman ilk gelen sahne şöyle: Yaylada sabah erken saat, orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss; taze ve gayet doğal (Şimdilerde ismi organik oldu!) bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanırsın. Ey Allah’ım, bana bunları yaşamamı nasip ettiği için çok çok çok şükrediyorum! Efendim, oradan sesler yükselir, “Fatmaanımm, tereyağ nerdee, hadi kooş, soğumadan yetiştirr.” Hemen koşarım terasa, terasın bitimindeki küçük odaya, Sıkma, yufka ekmek, hatta içli köfte imalatı için özel ayrılmış, içerisinde taştan ocağı olan odaya... Bu araya sıkıştırarak biraz; yayla nedir, nasıldır, anlatmak istiyorum. “Anlatmaya çalışayım,” desem, daha da doğru olur sanıyorum. Yayla… Yayla mevzusunu az biraz açmak lazım, öyle değil mi? Bilen var bilmeyen var; bir de, bizim buralardaki yayla başka, başka yerlerdeki yayla başka olabilir… Yaşamında yayla hiç yer almamış kişiler olabilir, bizimkinden çok daha farklı bir anlamda yayla bilgisi olanlar olabilir, gibi gibi… Öncelikle; sözlük anlamlarıyla başlayalım; 1. Akarsularla derin bir biçimde yarılmış, parçalanmış, üzerinde düzlüklerin belirgin olarak bulunduğu, deniz yüzeyinden yüksek yeryüzü parçası, plato. 2. Dağlık, yüksek bölgelerde, kışın hayat şartları güç olduğu için boş bırakılan, yazın havası iyi ve serin olan, hayvan otlatma veya dinlenme yeri. 3. Genellikle yüksek koyaklarla derince yarılıp parçalanmış düz yüzeyler. 4. Taban yerlerdeki meralar otlatıldıktan sonra, yalnız yaz aylarında otlatılan yüksek rakımlı meralar, yaz merası. 5. Deniz yüzeyinden yüksek, yaz mevsiminde oturulan serin ve yüksek yerler. (Vikipedya / wikipedia’ya girerseniz, oradan çok daha detaylı bilgi alabilirsiniz.) Efendim, Toros Dağları’nda, Karadeniz Bölge’mizde, yaygın bir şekilde yaylalara gitmeler olur; yaylalarda evleri olanlar olur. Benim bahsettiğim yayla, “Toros Dağları eteklerinde; Adana, Tarsus, Mersin şehirlerinin sıcak olmasından kaynaklı olarak gidilen; daha çok yaz aylarında oturulan serin ve yüksek yer,” diye özet olarak tarif edilebilecek bir yer. Dağın eteklerinde, ferah, ağaçlar içinde, şehirden uzak, doğal bir ortam. Pekii, konumuza dönelim: Orman içi, mis çam kokusu, kuşlar öter tatlı tatlı, miss… Taze ve gayet doğal bir un kokusuyla karışık, ateş kokusu ile uyanmıştık. Buyrun “Sıkma”ya! Yahu, bir insan hiç üşenmeden hemen hemen her sabah tüm mahalleye bu partiyi gerçekleştirir mi? Yukarıdan, yandan, aşağıdan akrabalar, komşular gelir, girerler sıraya. Koş koş koş, ‘Sıkma’ya koş. Offf, o ne koku be kardeşim! Bak yazarken bile canım istedi vallahi! “Meste Teyzeee (Mesude Teyze, anneannem), benimkini yağlama, benimkini yağla, benimki soğansız içten olsun; yook, benimki soğanlı iç olsun, şöyle layığıyla canım...” Hiç yüzü ekşimez mi insanın, “Teker teker geliinn!!” demez mi? Kavga çıkar: Sıra benimdi, sen 3 yedin ben 2… “Temam, temam, daha çok var, Fatmanımm un ekleee...” Hemen kavgada karışan ortalığı toparlar… İnsan hiç tepki vermez mi? Anneannem ‘Tamam’a, ‘Temam’ derdi. Fatma Hanım da, bizim Fatma Nine’mizdi, bizde kalırdı, anneanneme can yoldaşı. Aynı zamanda kavgalısı, yavuklusu misali. Bir gün olmadı ki kavga etmedikleri! Ama, “Ne onunla ne onsuz!” Allah ikisine de gani gani rahmetler eylesin. Sevgi dolu, sevgiyle yola çıkmış 2 kadın. Sevgilerini çevrelerine yansıtmış 2 kadın… Fatma Nine’mi de kısaca tanıtayım. Fatma Nine’m, Bulgar göçmeni, kısa boylu, zayııff, küçücük bir kadındı; çıtı pıtı. En sevdiği şey, çay ile birlikte, ekmeği, pul biber ve tuza banarak yemekti. Anlattıklarından o yaşlarımda anladığım kadarıyla, eski yokluk günlerinden kalma alışkanlıklar. Hep ekmek saklardı; eve fazladan 1 ekmek aldırır, koltuk altlarına saklardı. Sonra annem o ekmeği, ‘araya gitmesin’ (ziyan olmasın) diye çıkarır; bir şekilde, Fatma Nine’me hissettirmeden kullanırdı. Yenisini, tazesini de yerine yine gizlice koyarak… Efendim, ne parti, ne neşe, ne eğlence… Fatmannımm ya da Meleeekk… Karpuz da kesin kızım, çaylar nerde, hadi Sıkma’lar soğumadan… Böyle bir ev hâli, ne tatlı günler, neşeli günler. Sıkma bahane, birliktelik şahane! En komiği de, tabii olay sabah erken saat olunca, herkes pijamalı… O ne yaa?? Eşofman geçir bari… Pışııkk, ben giyinirken sen Sıkma’ları bitiricen dimii, yemezleerr; kalktığım gibi fırlarım Sıkma’ların, böreklerin başına… Bunlar bizim başöğretmenlerin, aslında rahatlıkla isimlerine ‘Sevgi Öğretmenleri’ de denilebilir, bilerek bilmeyerek yaptıkları, aileyi bir arada tutmak, çocuklara rol model olmak anlamında yaptıkları çok çok özel etkinliklermiş; şimdilerde ne kadar da iyi anlıyorum! Amma velâkin, 2., 3. göbeklere/nesillere ne kadar yansımış, geçmiş bu yapıp etmeler; şüphelerim yok değil, maalesef. Bu arada, yaylada öyle bir ortam vardı ki; vazgeçilemeyen tatlılıkta… Vay Şükran’ım vay! Kuzenim Şükran, annesi, babası bir yaz İzmir’e tatile gidecekler, Şükran, kriz yaratır. “Noldu Şükran?” “Ben gitmicem işte İzmir’e” “E, neden ki? Ne güzel Ege tatili.” “Hayır, ben burada kalıp Hasan Bakkala gitcem sizinle.” Hasan Bakkal da, Allah rahmet eylesin, Hasan Amca’nın bir küçük baraka bakkalı. Her öğleden sonra herkes toplanır, harçlıklar cepte; çikolata, çekirdek, içecek, şokellalar alınır, yenir içilir, eğlene eğlene, yaylana salına eve dönülür; böyle bir yayla etkinliği. Bizim Şükran, bu yüzden kesinlikle ve kesinlikle İzmir tatilini Hasan Bakkal’a tercih etmeeezzz, edemeeezz! Hasan Bakkal etkinliği, İzmir tatilini döver! Yani,sevgi duygusu yüksek olan eğlence ortamı, maddi, somut güzellikleri net olan İzmir tatilini döver mi? Döver vallahi. .......