11 Ağustos 2019 Pazar

Bana her gün bayram


Bana her gün/an bayram.😉
Deli de sayılırım, modern dünyada saf sevenler, akıllılar oldu deli, sevgisizler çıkarcı, dedikoducu, iftiracı... özetle vicdan, sevgi, akıl, bilgi, bilinç "eksikleri"/"cahiller" oldu akıllı. 
Ve sürü psikolojisi, kollektif bilinç oluştururlar..? Bir kere cahil cahil olduğunu bilmez, müthiş bir enerjileri vardır ve toplumu etki tesir güçleri yüksektir. Kolay yalan söylerler, iyi oyuncudurlardır. Zihinsel odaklı, bilinçli, daha derin insanları bile domine edici bir enerjileri vardır. Çeşitli sebeplerden; çıkar, bana dokunmasın da, akılcı sorgulamama,  bazen güçlü ve konforlu hissettirir, bazen de akıl ermez kanarsınız🤷‍♀️ vb. Cahil cesaretinden ve bu bahsettiğim cahilin gücünden korkmak gerek, bunun büyüklüğünü kabul etmek gerek. Sevgi, bilgi, akıl, saf temiz bilinç olmadan harekete geçer ve sen saf sevgi, akıl, iyi niyet, vicdan sahibi olarak bir bakarsın sürüden ayrılmışsın ya da zarar görmüşsün vb. 
Sonuç; modern dünyada "bayram", bayramların ana ve asıl konusu ibadet de içerdiğine göre, bayram? "Bayram kime bayram?" Bence bayram ibadet edene bayram, her gün/an ibadet edene, yani "vicdan sahibine, saf sevene, akıllıya, iyi niyetliye..."
Bayram; Şükretmek
Nefese, Aşa, Sağlığa, Güvene, sevilmeye sevmeye...
Hayat oyun, oyunu iyi, iyi niyetle, sevgiyle, ışıkla oynarsan bayram sana bayram. 
Yunus özetlemiş
Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan. 
Maharet güzeli görebilmektir, sevmenin sırrına erebilmektir. Cihan, alem herkes bilsin ki şunu; en büyük ibadet sevebilmektir. 
Bu duygu ve akılla; babamla bir bayram yemeği yedik, "başbaşa yiyelim, kafam kaldırmıyor kalabalığı" dedi, "başım gözüm üstüne" dedim. Çoluk çocuk, eş dostada zaman ayıracağım inşallah. Önce babanın gönlünü alayım, rahatını da organize edeyim. Herkese yeter zaman da, bayram da, an da, yeter ki sev ve niyet et, iyilikle... 
Nefes yetene, göçene kadar...
Cahilin enerjisi sürüyeyse, biz sürü değil, hem kendimiziz, hem biriz, sevenin, sevilenin, güvenin, aklın, vicdanın enerjisi kendine de dünyaya da yeter, şükür. 👍💪🙏👼☺️✨💜🔮
Yani; "Mutlu bayramlar/anlar dostlar, sağlıkla, iç huzuruyla, sevinç dolu..."☺️💜
Bayram duası ile; "Tüm dünya iyileşsin ve yaşamlar boyu saf aşkla, saf sevgiyle dans edelim. Şarkıdakine benzer (dance me to the end of love) ..." ☺️😎💃❤️🕺🙏👼🔮💜

Dilara Koç👩‍🎤❤️

29 Temmuz 2019 Pazartesi

Saf sevgi, akıl, güç

Bugün birkaç dost şu soruları sordu;
-Peki iyi olalım, kalbimiz temiz, saf sevgideyiz, bu noktada olmayanlarla ne yapacağız? Ben o insanlarla olmak istemiyorum, onlarla olanlar da benim güvenimi kırıyor, yapamıyorum, ne yapmalıyım? 
-Mecbur oluyorsun, ailenden oluyor, yakının ya da iş yerinden olunca. Çözümü var mıdır ki?
Sevgili dostlar;
Yine tekrar edeyim, "benim şimdiye kadar öğrendiğimce, benim doğrumca ve saf sevgiye, saygı ve güvene en yakıştırdığım şekliyle"
Adı üstünde "saf sevgi ve akıl", kalbimiz temiz, niyetimiz net ve saf iyi. Bu durumda aksi olanla zaten barınamayız ki, aksi olan da bizimle olamaz, yapamaz, sevmez bizi, kıskanır, bozar, yorar, üzer, kullanmaya çalışır vb birçok negatif ilişki haline sebep olur bu durum. En önemlisi de "güven" içermez. Aksi olanla olabilen, çıkarı için/akılsızlığından/bana dokunmasın da gibi düşüncesinden herhangi bir sebepten bir şekilde iletişimde, ilişkide, etkileşimde ise aynı kefede ne yazık ki, zaten O'nun da "saf sevgi ve akıl" durumunu bu durumda iyi analiz etmek gerekir, kendiniz söylemişsiniz güvenebilir misiniz ki? 
Bunlar, bu ilişki halleri, hayatımıza giren kişiler, onlarla yaşadığımız olaylar, tekamül sürecinin birer parçası. Siz bu süreçten geçerken, saf sevgiye ve akla sahip bir kişi iseniz, yer yer agresif, konuşan, anlaşmaya çalışan, kızan, büyük küçük tepki veren olabiliyorsunuz ya da pasif, sessiz, ezilen ya da doğuştan "üstad" olgun, bilge davranabiliyorsunuz. Süreç ilerledikçe, zamanla öğrendikçe anladıkça özet iki haliniz oluyor; -sakince konuşan, dile getiren ve çekilen -susan hiç belirtmeden çekilen. 
Sevgisizliğin, saygısızlığın, kötülüğün, bilinçli zarar vermenin, üzmenin kabul edilebilirliği yoktur. Bu halde olanın ve bu halde olanla olan ve/veya bu halde olana susan da aynı kefededir. Her iki grubun da "saf sevgiyle ve akılla" bağlantısı kopmuştur. Saf sevgi ve akla gelir gelir, değil ise ne kadar yakınınız olursa olsun iş yerinde bile olsa mesafe koymak, uzak durmak sizin için doğru olandır. Ki bunu yine sevginizle ve aklınızla çok da başarıyla gerçekleştirirsiniz, çünkü zaten saf sevgi ve akıldaki kişi kendine yeten kişidir ve ayrıca hayatına da bunu yaptıkça yer açıldıkça gerçek saf sevgi ve akılda insanlar her an akar. Bunu yaptığınızda bir bakarsınız hafiflemişsiniz, yolunuz daha da açılmış, görürsünüz. Kazanan olursunuz. 
Sevgili dostlar;
Bakın bugün hikayemde bir şey paylaştım. Fotolarda yer alan ceviz fotosuyla
Doğa şifa, aş, huzur dolu
İncelesene şu kabuğu, içini...
Renklerine, yeşil sarı kahve beyaz krem😯👏,şekillerine, katmanların bir arada duruşuna, birbirini tutuşuna, tadı ayrı müthiş, folik asit, E vitamini, demir, fosfor, magnezyum, potasyum, çinko mineralleri, omega 3 yağ içermesine ne demeli, kalbe beyne iyi gelmesi vb.
Doğaya "dolu" bak dost!!
Dilara Koç👩‍🎤❤️
Herkese; Her "şeye" akıl ve sevgiyle "bakmayı ve görmeyi" diler.
🙋💜✨🔮☀️
"Bana", "size" yani "saf sevgi ve akıldaki" "insana" böyle bakamayan, göremeyen, değerini vermeyen, üstüne bir de daha da aksine kötülük, dedikodu, iftira, maddi manevi zarar veren insanla olmamız zaten birkaç beden küçük kıyafete girmeye çalışmaya benzer.
Hayat kısa, an da, anımı saf sevgi ve akıl sahibi insanlarla paylaşmak doğrusu, mutlusu ve seçimim, çok şükür bunu sağlamama sebep olan kalbime ve aklıma. 
Siz saf sevgi ve akılda kalın, kalbiniz tertemiz, niyetiniz hep iyi de kalsın, bakın ne kadar hafif, huzurlu ve içiniz hep sevinçle dolu olur. Ve bu müthiş büyük bir güçtür.

Dilara Koç👩‍🎤❤️

12 Temmuz 2019 Cuma

Sonsuz ruh, ruh sonsuz

Kişinin tüm ya da çoğu zamanını fani şeyler diyeyim, bunlarlar harcaması? Hayat nedir ki? Hayatın kendisi bir yanılsama olduğu gibi bir manevi gerçek varken, neyin kafasında ki bu kişiler?
Kişiler; lüksün, maddi şeylerin, paranın, "doğru olmayan" ilişkilerin bedelinin sinir ve beyin enerjisinin harcanması ve doğal yaşam sürelerinin kısalması sonucu doğurduğunun bilincinde değiller. 
Modern yaşam, materyalist yaşam insanları vaatlerle baştan çıkarır ve kısa süreli hazlardan ötede bir şey sunamaz. 
"Biz, sonsuz ruhlarız." Ve ruh, maddi şeylerin konforunun sahteliği ile kaybetmiş olduğu mutluluğu bulamaz. Ruhlarımızda ilahi bir neşe, içimizde ilahi bir sevinç vardır. Bunlar, modernizmin ve popülarizmin bizlere sunduğu, bizlerde yarattığı aldatıcı kısa süreli hazlardan ve çoğunlukla da irili ufaklı acılardan, depresyondan dolayı gün yüzüne çıkamazlar. 
Halbuki varoluş derin bir "kendinin" "içinin" "özünün" farkında olmayı gerektirir. 
İnsan; huzursuz bir şekilde dünyevi telaşlarda koştururken aradığı şeyin, kaybettiği "insanlığı", "özü" olduğunu anlasa bunun mutluluğu ona yetecektir. 
Sonsuz ruhuyla sonsuza dek ışıkta var olacaktır. Varoluşun bilincinde olmak. Her şey bilinçte var olur aslında. Önce tüm bunları farkına varmak ve bilinç seviyesini alt seviyeden üst seviyeye çıkarmak gerekir. Bunu yaparsa insan dünya hayatının bir oyun, gösteri olduğunu anlar. Boşuna, sığ bir hayat halinde koşturup durduğunu anlar. 
Daha önce "enerji, evren, aşk, yaşam" yazımda da bahsettim. Etrafımızda gördüklerimiz, ağaçlar, kayalar, eşyalar, varlıkların ardında dönen atom kitleleri var. Ve tüm bu katı şeylerin ve atomlar da enerji. Fizikçiler ne diyor? Bunlar insanın fantezisi, çünkü bunlar elektron ve proton yığınları. Peki biz bunları ağaç çiçek vb olarak görüyoruz, onların diliyle gelişmiş "fantezi" yeteneğimizle :), zekamızla. Peki bu hem gerçek hem değil o vakit. Düşündürücü değil mi? Tüm bunların altında yatan gerçeklik "bilincimiz".
Ve bilincin kapasitesi sonsuz.
Sen öldüğünde evini, kıyafetini, paranı da götürüyor musun?
Neden bilincini sınırlamalara bağlamak yerine, içinizdeki ruhun sonsuzluğunu hatırlamaya çalışmıyorsunuz? 
İnsan yaşamının amacı; yiyip içmek, sevişmek, evlenmek, zengin olmak mı sanıyorsunuz? Bu hayat haliyle; bunlara bağlanarak, insan kendinin/insanlığının alt seviyesinde yaşamış oluyor. Varlığın gizemini anlamak için aklımız var, kullanmıyoruz. Ve böylelikle kendimize haksızlık ediyoruz. Kendimizi sonsuzluğun neşesinden mahrum bırakıyoruz. Hayatın çekici, lüks gösterisş sizi kandırmasın. Görünenin arkasındaki sonsuz hakikatin şahaneliğine bir bakın. Bu koşturmaca ve ilişki telaşları içinde yaşamanın ne faydasını gördün? Kendine bir sor. Mekanik olarak yaşamak, nefesi boşa harcamak ve yaşarken ölmektir aslında. 
Modern dünyada insanın yaşama hali o kadar boş ve orijinal, ilginç, hoş olmaktan uzak ki. Sonsuz neşe kaynağını bulmak yerine çok sığ kanallarla bağımlı hale gelmişler. 
Modern biliminde keşfettiği; sonsuz bilinç kapasitesi, madde, varoluş, enerji...
Bilimsel meditasyonun da keşfettiği; kozmik enerji, içe dönüş, içimiz özümüz...
Bu dünyada misafiriz. Anavatanımız sonsuzluk. 
Ruhumuz sonsuz. 
E böyle ise; neden başkasının fikri, başkasının onayıyla yaşayayım? Neden birincil kaygım başkasını mutlu etmek olsun? İş, arkadaşlar, maddi çıkarlar, sevişmek, evlenmek, para kazanmak, alışveriş yapmak vb koşturmacalar, telaşlar, endişeler, kaygılar tek başlarına hiç bir şey ifade etmezler. Asla tek ve gerçek mutluluğu sağlayamazlar. Bunlar sizinle, kendinizle, iç gerçeğinizle hayata bakarsanız, hayat oyunundan ibaret olurlar ve siz bu üst kapasitedeki bilinç ile ancak mutlu olabilirsiniz. Gerçek olan ruhunuzun sonsuzluğudur, özgürlüğüdür. İçinize dönüş, saf sevgi ve ışık olmanızdır.
İnsanın bu unuttuğu durumu hatırlamasıyla sonsuz ışığa kavuşmak o andadır.

Dilara Koç

15 Haziran 2019 Cumartesi

Ruh beden yaşamak

Varoluşu, bedeni, ruhu, duyguyu, aklı konuşmalıyız. 
Öyle bir dünyada, modern dünyada yaşıyoruz ki, çok hızlıyız, ruhlarımız bizden geride kalıyor. Ruh yok, duygu yok, beden olur mu? Beden yok, ruh nasıl olur? 
Modernizmin, insanlığın iyiliği, rahatı için yaptığı keşifleri, icatları yanlış anladık, yanlış kullanıyoruz veya kötüye, kötülük için kullanıyoruz. 
Durmalı mıyız? Bence durmalıyız, sakinleşmeli, anlamalı, farkına varmalıyız.
Önce bir kendimize dönmeliyiz. Biz, başkası, amaçlar, değerler birbirine karışmış, hatta gerçek kendi anlamlarından uzaklaşmış durumdalar. Örneğin biz bizi mi yaşıyoruz, başkasını mı? Gerçek miyiz? Sanrılar içinde miyiz? Amacımız ne? Mutlu muyuz? Sağlıklı mıyız (bedenen ve ruhen)?
Bir bakıp, farkına varalım,çözümler bulmaya çalışalım, yazımda sizinle birlikte çözüm önerileri beyin fırtınası yapacağım.

Çözüm önerilerini maddeleyelim, sırası ile olur olmaz bazısını açalım, konuşalım. 

Bence biz de olması şart olan maddeler;
-Anda kalabilmek
-Bilgi
-Farkındalık
-Yargısız yaşayabilmek
-Sevmek
-Şefkat
-Nefes
-Vermek almak paylaşmak
-Ruh sağlığı
-Beden sağlığı
-Biriz/birlik
-Evrensellik, hiçlik felsefesi

Mevlana bizim dergahımız sevenlerin dergahı derken, evrenselliğe çağrı yapıyor. Birliğe, hiçliğe dem vuruyor. 

Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi; değişimin mührüdür. (Hz. Mevlâna)

Derken; sevginin gücünden, dünyanın, bizlerin varlığımızın özü olduğuna dem vuruyor.

Sevgi diyince biraz duygulardan bahsedelim madem. 
Duygular hep tatlı, iyi olmuyor.
Her şey karşıtıyla var. Dolayısıyla acı da var. Ne yapacağız bu acıyı? Acıyı yaşa diyor Kur'an, felsefe, bilim, hatta sanat. Başka çaren yok diyor. 
Hayat iyi hissetmek midir?
Hayat tüm duyguları hissetmektir.
Duygulardan kaçılmamalı. 

İnsan olmak bir misafirhane gibi.
Her sabah gelir yeni biri.
Beklenmeyen bir misafirdir
bir sevinç, bir hüzün, bir kötülük arzusu,
ve de bir anlık bir bilinçlilik duygusu.

Hoş karşılayın hepsini, hoş tutmaya bakın!
Eşyaları dışa atan
evinizi hoyratça boşaltan
bir deste elem bile olsalar,
saygıyla ağırlayın her birini.
Yeni bir zevkle doldurmak için 
olabilir bu temizliğin nedeni
fırlatıp attıklarının yerini.

Karanlık düşünce, utanç, melanet,
Kapıda karşılayın güler yüzle,
hepsini içeriye edin davet.

Hepsine şükredin çünkü
gönderilmiştir her biri
bir yol gösterici gibi
bu alemin ötesinden.
Mevlana

Bir de yaşadıklarımızı biraz da bizim yaratımımızla pekişiyor. 
Acıyı yaşıyoruz, alıp kabul ediyoruz, bunu yaparken ya düşüncelerimiz?
Acıyla aramıza düşüncelerimizi sokuyoruz, bu durumda duygudan, kendimizden ve olayın gerçeğinden uzaklaşıyoruz. 
Peki düşünüyoruz madem, olumlu mu düşünelim? E o vakit acıyı nasıl gerçek yaşayacağız?
Burada işin içine akıl, bilinç giriyor. Seçenekli ve yargılamadan düşünme giriyor. 
Olumlu düşün tamam tamam da, asıl akılcı bilinçli ol.
İllaki düşüneceksen
Esnek düşün! seçenekli düşün!
Hayatını değiştirmek istiyorsan; kalıplarla düşünme, başkasının dediğiyle düşünme, toplumun birilerinin dayatmasıyla düşünme ve davranma ve konuşma, önce bir sorgula, araştır, oku, bilgi edin vb bir akla bilgiye dayandır, bilinçli ol, önce bunu bir "kendin" yap, sonra öğret, paylaş, nasıl yaptığını. 
Ve sorgula. 
Sorgula ki ki hayatı "gerçekten" yaşa. Acıyı, tatlıyı da gerçek yaşa.
Esnek, akılcı, bilinçli ol ki, sev! Sevgiyi bile bu şekilde hissedebilirsin biliyor musun? 
Hayata, olaylara, kişilere, kendine bakış açın... İçine dön, içine seyahat et, içi ve dışı sorgula, bakışın seçenekli olsun ki sevebil, hayatı yaşayabil. Anlama bilinçli, akılla git. Fark et, farkına var, varoluşu bil, gör, anla ve işte o zaman olaylar, kişiler, hayat bak gör nasıl farklı, nasıl "farkındalıklı", nasıl "sen", nasıl "bir", nasıl "var", nasıl "gerçek".

"Bizi gerçekten korkutan ve umutsuzluğa düşüren şey, dışımızdaki olayların kendileri değil, fakat bizim onlar hakkındaki düşüncelerimizdir. bizi rahatsız eden 'şeyler' değil, onların anlamını yorumlama biçimimizdir." Epiktetos
"Kişileri yaşananlar değil, o yaşananlara bakış açıları rahatsız eder."Epiktetos

Bunu duygulara izin vererek yapmalıyız. 
Duygulara izin verip, her düşünceye inanmayarak, bizim ve/veya başkasının düşüncelerine körü körüne inanmayarak. 
Bunu da anda kalarak, birliğe, önce kendimize olmak üzere sevgiye, şefkate odaklanarak yapabiliriz. 

Gelelim bu işin beden kısmına. Ruh, beden,  duygu, akıl, inanç, bilim vb bir bütün, tümüz, biriz ki. 

Açın okuyun antidepresanlar hayatımıza nasıl girmiş google da çıkıyor. Modernizmin bizlere hediyesi, ha tıbbi olarak, gerçek hastaların ihtiyaçlarından bahsetmiyorum. 
Peki bu yağsız diyetler nasıl girmiş ve neye yol açıyor onu da kesin kesin araştırın.
Yahu dostlar, beynimiz zaten yağlı bir organımız, niye ceviz, omega 3 iyi geliyor beyne deniyor. Okumayanlara, araştırmayanlara, sorgulamayanlara merhaba. Beyin hücrelerinde, sinir sisteminde "iyi" yağların varlığı şart. 
Ne yaptık? Sağlıklı isek ruhsal, psikolojik antidepresanlardan uzak durduk, iyi yağlardan tükettik. Beden, beyin, sinir sistemi bir kendine geldi. 
Topraktan, doğaldan, doğal beslendik.
Güneş gören besinlerle beslenirsen evrenin enerjisini içine almış oluyorsun.
Doğa ile, toprak, su ile daha çok haşır neşir olduk. 
AVM ler baş ağrısı, sıkkınlık, uyku veriyor, sinir yapıyor. Aynısı ormanda olmaz. Niye?
Çünkü sentetik, elektromanyetik alan. 
Bedenini doğal ile beslemediğin sürece negatif ve yorgun olma halin geçmez. 

Farklı bir açıdan anlatmaya çalışayım. 
Kendi yarattığın dünyaya kendini mahkum ediyorsun. Tüketim dünyası, tüketim toplumu. Tükettikçe beden ve ruh sağlığını, yaratıcılığını yitiriyorsun. Özel bir varlık olduğunu unutuyorsun. Evet özel bir varlıksın. 

Viktor E. Frankl, varoluşsal boşluğun altını çiziyor. Ve Varoluş boşluğa şu an ki hastalık diyor. İnsanın anlam arayışı; göz ardı edilemeyecek bir durum diyor. Örneğin; Amerika’da intihar girişiminde bulunmuş üniversite öğrencileriyle yapılan ankette, katılanların çoğu girişim nedenlerini ‘yaşamın anlamsızlığına’ bağlamaktadırlar. Üstelik sosyal açıdan aktif, aile ilişkileri iyi ve akademik anlamda başarılı olmalarına rağmen.  
Bu durum sadece üniversite çevresiyle sınırlı kalmamaktadır. İnsan, her imkâna sahip olsa bile anlamı yakalayamadığında doyuma ulaşamamaktadır. Frankl insana yaşam anlamını katmadan onu iyileştiremeyebiliriz diye soruyor. İyi koşullara rağmen mutsuz olanların yanında, tüm zorluklara rağmen mutlu olanlar da vardır.  Bir yanda başarılı, sosyal, aile ilişkileri iyi gençlerin intiharı söz konusuyken öte yanda hapishanede, öncesinden daha mutlu bir insandan söz etmekteyiz. Frankl; insana hayatı için anlam kazandırmadığımız sürece onun için yaptığımız terapi eksik kalmaktadır. Her durum için geçerli olmasa da kişinin nevrozu ortadan kalkmışsa ve ‘boşluk’ durumunu dolduramadıysa o kişiyi iyileştirmiş olmuyoruz. Diyor. 
Frankl Freud'dan da bahsediyor. "Freud, Prenses Bonaparte'a yazdığı mektubunda şöyle yazmış: ‘Kişi, yaşamın anlamını veya değerini sorguladığı an, hastadır.’ Oysa ben, yaşamın anlamını merak eden bir insanın, ruh hastalığını dışa vurmaktan çok, insanlığını kanıtladığına inanıyorum.”

Anlam arayışına, yolculuğuna çıkmak gerekli mi? Evet dersek ne kaybederiz? Kazanırız. Çünkü bu arayış, bizi sorgulamaya, okumaya, araştırmaya, üretmeye iter. Paylaşımı, sevmeyi kolaylaştırır. 
Burada işin içine sorgulama ve değerler giriyor. 
Maymunla insanın gen farkının %1 olduğunu biliyor muydunuz? Bizi insan yapan şeyler; değerler, erdem, ahlak.
Burayı uzatmayacağım, bu cümleyi bir düşünün. 

 Belki kendimize amaçlar/hedefler koymalıyız, bu da  değerler doğrultusunda olmalı.
Değerler doğrultusunda olursa hedeflerimiz, hedef gittiğinde sen varlığını sürdürebilirsin, sağlıklı da kalırsın, çünkü değerlerin güç veriyor. Örneğin, mutlu yuva hedefin evlendin ve bunu kendi sevginle, görgünle, vicdanınla, empatinle, iyi niyetlerinle vb yaptın. Öyle oldu ki bu evlilik devam edecek gibi değil, çokça gerçekçi ve manevi sebeplerden dolayı ve ayrıldın. Evlilik yok, bununla birlikte sen duygu ve değerlerinle hala varsın. Bu evliliği, para, statü, çıkar için, sırf birini elde etmek gibi bir arzuyla ve bunların hırslarıyla yaptın diyelim. Evlilik bitti, varlığını özden, insanlığın doğalından uzak "şeylere" dayandırmadığın için bu hırs seni yer bitirir, ruhsal defektler, sağlıksızlıklar baş gösterebilir. O vakit gerçek var oluşundan, sağlıklı bir ruh ve bedenden bahsedebilir miyiz?

Bir de tabii modernizmin yarattığı yeni amaçlar var.  Rekabet, şöhret, güzellik, para, başarı vb. Aslında burada şu da var, bu amaçlar değer haline gelmiş. Para, güzellik, statü vb. 
Halbuki hayatın bir tekamül gerçeği vardır ki;  "Başarısızlık başarıdan daha çok öğretir."
Mies Van Der Rohe nin dediği gibi;
"Mükemmel en iyinin düşmanıdır."
Halbuki önce kendine iyi geleceksin. 
Bu da gerçek, insanın özüyle örtüşen değerlerden destek alarak amaçların doğrultusunda yol almakla olur. 

Peki yine bedene dönelim. Aslında bir bütün beden ve ruh sağlığına dönelim. 
Bir temel çözüm de;
Nefes
Oksijen canlılığımızdaki enerjinin temel kaynağı.
Hormonlarımız oksijenle besleniyor her şeyden önce. 
Oksitosin, şefkat, kabul hormonu
Dopamin, coşku hormonu
Serotonin,  mutluluk hormonu
Bunların; nefesle, oksijenden elde edilen enerjiyi almakla alakaları var. 
Tabii tek başına değil. 
Nefes
Su
Beslenme
Topraklanma

Sinirlendiğinde, bir dur nefes al ver anlatacak konu biter ya da hafifler, öyle değil mi? 
Hep almak hep almak odağında insanoğlu, nefesi bile.
Halbuki al ver al ver
Sağlıklısı doğası doğalı. 
Nefesle aldığın oksijenle yukarıda yazdım, şefkatini, coşkunu, mutluluğunu bile besleyebiliyorsun.

Gelelim tekrar, asıl temel, ruhu besleyen, ruhu sağlıklı kılan temel konuya. 

Sevmek
Birlik olmak 
Sormak, sorgulamak
Yargılamamak
Farkındalık

Bu önce kendimizi bulmakla başlar, kendimizi sevmekle başlar. 
İyi kötü doğru yanlış yargılamadan, sorgulamak, araştırmak, önce kendini aramak, bulmak, sevmek. 
Ara bul önce kendini.
Sonra yanlıştaki doğruyu doğrudaki yanlışı.
Sonra başkalarını, farklı bak, farklılıklara bak, farklılıkları kabul et. 
Bunlar bizim üst kapasitede yaşamamızı sağlar. 

İnsanoğlu alt kapasiteyle yaşıyor. 
Halbuki potansiyelimizde üst entellektüel kapasitemiz var. Farkındalıksız yaşıyoruz.
Sevgiden uzağız. Doğal değiliz, doğal yaşamıyoruz, doğal beslenmiyoruz, ruhen de bedenen de... Doğru nefes almıyoruz, hız, hız, hız, ilk başta dediğim gibi, biz öndeyiz, ruhlarımız arkada bize yetişemiyor.
Ve bununla aslında kendimize dünyamıza haksızlık, vicdansızlık etmiş oluyoruz. Tekrar aynı nokta çözüm; önce Kendine vicdan, şefkat. 

Aslında bir basit ipucu da var ki; sevgi, öze dönme, nefes insanın günlük, dünyevi yaşadığı kötü olaylarda iyileştirici, güç verici.
Kayıplarla, yaşam olaylarıyla başa çıkmayı sağlıyor, alıp kabul etmeye destek oluyor.
Ön yargılardan arınmayı sağlıyor. 

Dünya modernizmi yanlış yorumlamış. 
Doğu ayrı batı ayrı yozlaşmış, dejenere olmuş, insanlıktan özden uzaklaşmış. 

Bakın size bazı hayati bilgiler; 

Batıda Rönesans neyin sonucudur? Klisenin kalıplarından arınması, bilime izin vermesi, yer yer bilimle işbirliği içine girmesi sonucudur. 

İslam coğrafyasında ise tam tersi 18. Yüz Yıldan sonra akılla bilimle bağını koparmış, dolayısıyla "insanlıktan" çokça uzaklaşmış, vahşi kötü savaş dolu dünya yaratmışlardır.

Bu arada, işin en enteresan mı diyeyim tarafıda, batıda Rönesansa  geçiş sürecinde İslami kaynaklardan çokça faydalanmışlardır, İslami kaynaklardan feyz almışlardır. 
Yani ahh insan ahh, sen insanlık için müthiş faydalar yaratıyorsun, bilim, ilim, doğaya dair müthiş yaratımlar ve bunları yine kendin yok edip cahilleşiyorsun, insanlıktan uzaklaşıyorsun, üst kapasiteden kendini alt kapasiteye çekiyorsun ve varoluşu yok ediyorsun. 

Bir ek çözüm de; bilgi. 
Bilim, felsefe, doğa, insanla ilgili, yaşama dair her konuyu araştırmak, anlamaya çalışmak çok değerli. Sanatla ilgilenmek çok çok değerli, ışık, aydınlık. 
Tasavvuf felsefesi, Hint felsefesi, Hermes okumak.
Sufizmi araştırmak. Bildiğin kadar özgürsün. Bildiğin kadar yaşarsın.
Evrensel ölçüde entellektüel olmak önemli.
Sufizm belirli bilgileri öğretir.
Bir bilgi birikimi var sufizm de, temel ilkeleri öğretilebilir, sonucu da insanın farkındalığını arttırmaktır. İlkel değerlerin içinde alt kapasitede yaşayan insanı daha üst kapasiteye taşımaktır. 
Doğayı okumak, toprağa basmak, bakmak.
Bunlar bedeni ve ruhu öylesine besler ki, yaşadığınızı anlarsınız. 

Peki toparlamaya çalışalım, bazı maddeleri, kelimeleri tekrarlayalım, önemli, ek ipuçları, öneriler ekleyelim;

Kalp, Gönül, Vicdan, Şefkat
İçe seyahat 
Sorgula, Oku, Öğren, öğret
Bilgi
Yargılamadan anlamaya çalış
Farklılıklar zenginlik, biriz

Biyolojik
Psikolojik
Sosyolojik bir bütün

Sevgili dostlar;
-Hayat kolaydır, insan zorlaştırır.
-Sadeleşmeli. 
-Üretmeden tüketmek insanları nesneleştirir. 
Nesne mi var olduğumuzu sanalım? 
İnsan olarak varoluşumuzun bilincinde mi olalım? 
-Seviyorum öyle ise varım.
Dilara Koç👩‍🎤❤️




30 Mayıs 2019 Perşembe

Hayat Hayatı yaşamak Hayatın kontrolü

Evrende 270 milyon yıldız var deniyor, her geçen gün yeni yıldız, yıldızlar keşfediliyor. 
Yaklaşık 100 milyar galaksi var deniyor. 
Internetten aldığım bilgiler kadarıyla.
Ben bu satırları yazarken bile bu rakamlar değişmiş olabilir. 
Bu büyüklükte, insan minik bir noktadan bile küçük. Bu gözle baktığınızda, hayat, hayatın içinde büyük dediğimiz, büyüttüğümüz sorunlara ne demeli?
Hayatı nasıl ele almalı? Hayatımızın kontrolünü nasıl sağlamalı?

Böyle bir bakışla ve pozitif bilim bakış açısıyla başlamak istedim yazıma.
Hayat ile ilgili beyin fırtınası yapıyorum sizlerle. 
Hayat;
"Hayat; siz planlar yaparken başınıza gelenlerdir” John Lennon

Hayatın amacı; türünü devam ettirmektir. 

Arthur Schopenhauer sözü: Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır. O da mutlu olmak için burada olduğumuzu sandığımızdır.

Mutluluk derken? Mutluluk nedir? Mutluluk; var olduğumuzu hissettiğimiz "an" olabilir mi?
Peki gerçek mi? Hayatı gerçekten yaşıyor muyuz? Mutluyuz derken gerçekten mi mutluyuz? (Ek not: Mutluluk konusunu detaylı incelediğim blogumdaki diğer yazımı okuyunuz.)

MutIu bir hayat oIanaksızdır; insanın başarabiIeceği en iyi şey kahramanca bir hayattır. Arthur Schopenhauer 

Acaba yaşadığımız hayat ve mutluluk;
Sahici olmayan, teşhire dayalı mutluluk olabilir mi? "Beğeni sayım ne kadar çoksa"
Gibi. Ana soru bu da değil.

Hayatın aslında sade bir mekanizması var.
Hayatın mekanizmasını çözmeden yaşamaya çalışıyoruz.

Ve hayatı gerçek anlamıyla yaşamak için sormamız gereken, ana sorular;

Merak ediyor muyuz?
Düşünüyor muyuz?
Pozitif bilime yakın mıyız?
Farkında mıyız?
Hayat sanatı nedir?
Bilinçli miyiz?
Bildiğimizi ve bilmediğimizi biliyor muyuz?
Varlık nedir?
Varoluş nedir?
Mutluluk nedir?
Gerçekten mutlu muyuz?
Özgür müyüz?

Olayın kitlenmesi çocukluktan itibaren başlıyor. Çocuk merak eder, çocuk özgür doğar, saf sevgi doğar. Ve hayatı olduğu gibi ve kendisi gibi, gerçek, sahici yaşar.

Felsefe kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar. Yaşamı en çok merak eden çocuklardır. / Aristoteles 

"Çocuklar en gözü pek filozoflardır. Ve en gözü pek filozoflar da kaçınılmaz olarak çocuk kalırlar.Evet,tıpkı çocuklar gibi durmadan soru sorarlar." Yevgeniy Zamyatin

Merak edersek; okuyoruz, araştırıyoruz, bilgiye ulaşıyoruz, öğreniyoruz, gelişiyoruz. 
Ve hayatı gerçek ve gerçekten yaşayanların ortak özellikleri; sosyal, duygusal, bilişsel gelişim sürecinde ilerlemeyi başaran kişilerdir. Bu kişiler de, merak eden, sorgulayan, araştıran, okuyan kişilerdir. 

Toplum, otorite, hatta kendimiz bunu baskılıyoruz, çocukluktan itibaren. 
Soru sormayı, duygu ifadesini ve dolayısıyla doğal gelişimimizi engelliyoruz.

Bu neye yol açıyor? 
Hayatı yüzeysel yaşamamıza, sığ yaşamamıza sebep oluyor. 

Kendisiyle değil, başka şeyle, başkasıyla uğraşmaya itiyor, kendiyle barışık olmayı, yeterliliğini fark etmeyi engelliyor. 

Basit güncel bir örnekle;
İş seçiminde bile, sorgulamadan, ne de iyiyim, neye yatkınım sorularıyla değil, popüler isteklerim ön planda oluyor, kariyerim önemli, popüler olan başkasının yaptığına bakıyorum. Maaş, statü istiyorum, bunun altını dolduracak donanımda mıyım? vb "mantık" soruları sormadan. 

Çokça konuda; hatta "hayati" kararlarımda bile kulaktan dolma bilgiler ile hareket ediyorum ve bu yaklaşımım hayatımda yanlışları tekrar ettiriyor.

Neden? Merak etmiyorum, sorgulamıyorum, bu durumda başkasının fikrinin, başkasının kölesi olmuyor muyum? 

Pozitif bilimden uzağız dostlar.
Disiplinlerden uzağız.
Pozitif bilim (örneğin fizik, kimya, biyoloji, psikoloji, sosyoloji, antropoloji), formel disiplinler (örneğin, matematik ve mantık), sanat ve beşeri disiplinler (örneğin, edebiyat, resim, müzik) ve metafizik disiplinler (örneğin, din) 
Bunları bilme ve anlamaya çalışmaktan uzağız.
TV ye bakın, pozitif bilim yok ya da az. Diziler var çokça, çoğu gelişmiş kültürden, insani değerlerden, insani kaliteden uzak üretilmiş. 
Mantık ve felsefesen uzağız. 
Okumuyoruz. 
Ve ne sonuç olarak ne oluyor?
Uyuşuyoruz, uyuyoruz bir nev'i. 
Farkındalık becerimiz ve düşünme becerimiz yok oluyor, olmuyor. 
Bu sefer okusak da, okuduğumuzu iyi mi kötü mü, bilimle, sevgiyle, insanlıkla ilgisi var mı yok mu ayırt edemiyoruz. 

O vakit kapitalist kandırmacalara yenik düşüyoruz. İki kapak, pil biriktirip, çöp ayrıştırıp, 2 cins kediye bakınca, namaz kılıp, oruç tutunca, sadece bir kişiye yardım edince dünyayı kurtardığımızı, müthiş iyi insanlar olduğumuzu sanıyoruz, "sadece bunlarla". 
Ya da sadece bunlarla şifalanacağımızı, dünyaya ışık saçtığımızı sanıyoruz. 
Ne kadar bilinçli? Sınırlı. Kısıtlı. Popüler. Derin değil, anlamlı ve tam gerçek değil, tam değil, eksik. 

O vakit, biz de eksik kalıyoruz. Psikolojik, sosyolojik, ruhsal, fiziksel vb anlamda sağlıksızlıklar, yorgunluklar, öfke, gizli öfkeler, hayattan ve insanlardan sıkılmalar vb başlıyor.
Bu bilinçsizlik düzeyi. 

Bilinci açmak için ne yapmalı? 
Sorgulamalı, araştırma yapmalı, kitap okumalı.
Bilincimizi açarsak ne olur?
Seçme özgürlüğümüz olur, cahillikten uzaklaşır ve güçlü oluruz. Soru sormaya, sorgulamaya başlarız. Soru sormayanın, merak etmeyenin, kandırılma potansiyeli yüksektir, körü körüne inanma hali olur, bunu biliriz. 

Entellektüel merak eder, merak ettikçe okur, Okudukça, entellektüel hali gelişir, bilinçli olur, özgürleşir ve güç kazanır. 

Peki ya eğitim, öğretim?
Ortalama insan, eğitime, öğretime bağlı kalır, çalışmazsa çevresi kadar, kamuda özelde çalışıyorsa, sadece oranın vizyonuyla sınırlı kalır. 
Bunlardan sıyrılıp kendi sosyal, duygusal, bilişsel gelişimi için kitap okumak başta olmak üzere, merakla gezip, okuyup, araştırmazsa da vizyonu televizyon kadar kalır, popüler sığlıktaki dizilerden ibaret olur ve hayatı da o kadar, hayatı algılaması da o sınırda kalır. 

Bilim, pozitif bilim, sanat, kültür, kitaplar; hayatı, ortalamanın üzerinde yaşatır. 
Mantık, matematik, felsefe hayatı ortalamanın üzerinde yaşatır. 

Tarım, hayvancılık, üretim, sanat, felsefe, mantık, teknoloji ve bunları yararlı kullanmak, fayda için kullanmak, "varlığımızın sürekliliğini sağlar".
Hayat da ancak bunlarla anlamlı, gerçek olur.
Bunun için okumalıyız. Çözüm bu, okumak.
Anlamak, öğrenmek, öğretmek.
Okuyan, araştıran, merak eden, sobada ateşte eli yanınca öğrenmez, reaktif değildir, proaktiftir, sobada elinin yanacağını bilir ve elini yakmaz. 

Ayrıca, bilgisizlik, bilinçsizlik; değersizlik duygusu, güvensizlik yaratır. Ve kendinden uzaklaşıp, başkasıyla ilgilenme, başkasının mutluluğu başarısını istememe, kötü düşünme, kıskanma vb hallere, dedikoduya yönlendirir. Hayattan sıkılır, çabuk sıkılır, bunalır. Problemlerine çözüm bulamaz, bulsa da zorlanarak... Hayatı sığlaştırır ve mutsuzlaştırır. 

Pozitif bilimden ne kadar uzak, o kadar "söylenti" yayılır. 
Merak etmemek, pozitif bilimden uzak olmak, gelişmeye engel olur, öfke doğurur, sıkılmalar, bunalmalar, depresyon vb negatif duygu halleri yaratır. Sevgi değil, alışkanlıklar yaratır. Öğrenilmiş çaresizlikler olur. 

Bu durumlarda, sevgi, saygı odaklı, bilgi odaklı, pozitif bilimle ilgili, merak eden, sorgulayan ve bunların gücü ve mantığıyla özgürce, açık, samimi olan kişi, mahallenin delisi diye sıfatlandırılır. Sevgisize, saygısıza tepki verene deli, bunları bastırana, cahile akıllı derler. 

Bunlar güçsüzlük, gelişmemişlik göstergeleridir ve mutsuzluk yaratır.

Biz bireysel merakımızı, öğrenme iştahımızı canlı tutmalıyız ki asıl o vakit "insanca" yaşarız. 
Ve hiç bir imkansızlık, hiç bir otorite, hiç bir kimse bizi baskılıyor diye buna engel olmamalı ve bize bahane olmamalıdır.

Vasat mıyız? Vasatlar şekil alır, şartlara uyar. Biz şartlara şekil veren olmalıyız, varoluşumuzu sürdürebilmemiz için, aksi halde yok oluruz. 

Bilgi güçtür. Hayatı kolaylaştırır, insanı özgürleştirir. Kişilere bağımlılıktan kurtarır, kendi yeterliliğinde ve eş zamanlı birlikte ve özgür yaşamayı öğretir. 

Kendine güven geliştirir. İlişkilerde de güçlü kılar, mecburi, çıkar vb ilişkilerden kurtarır. 
Duyguyu, Sevgiyi anlamayı, algılamayı, ve değerini vermeyi ve almayı öğretir.
Kendine ve insanlığa yararlı bir şeyler yapmanı ve varlığını sürdürmeni sağlar. 

Ha ortalama bir hayat istersen, popüler kültür sana bunu hemen sağlar. Nasıl mı?

Rakamlarla, parayla, geçici statülerle, maaşla, kaç beğeni aldım, kaç takipçim var bunlarla oyalar. Dostluklarını, Evliliğini bile gerçek olmayan şekilde, sanal, para için, dış görünüş, başkasına gösteriş, sağlıksız "bağımlılıklar", alışkanlıklar için yaptırır. Kendini dış çekim, iç çekim derken, görüntüde mutlu, özde mutsuz bir fotoğrafın içine çekilmiş buluverirsin. 
En şahane kına benimkiydi der, en büyük Maldivler benim gittiğim Maldivler der kına, balayı fotoğrafları paylaşımıyla kısa vadeli hazlardan ibaret olur hayatın. 

Bir Harward araştırmasına göre insanlar sosyal medyada daha kolay yalan söylüyorlarmış, bazısı bu yüzden oradan iletişimi tercih ediyormuş. Bu durum psikolojik sorunları arttırmış ve hayata tutunma oranını büyük ölçüde düşürüyormuş. 
Sanal ortam işe yarar, anlamlı şekilde kullanılabilir, faydalı hale getirilebilir. Sadece sanal gerçek, duygu düşünce dengesini kurarak bu yapılabilir ve tabii sağlıklı ruhsal bir birey ancak bunu başarabilir. 

Sen popülarizmin, modernizmin kölesi olarak mı hayatı yaşamayı tercih ediyorsun?

Bir de bunun toplumda, insanda oluşturduğu çok ciddi, sağlıksız bir hal de var.
Sabırsızlık, konsantrasyon, dikkat eksikliği.
Üretimden uzak, tüketmeye yönelik hal.
Kişi her şeyden önce kendini tüketiyor. 

Bugün popüler müzik bile tüketim odaklı, bir parçayı birkaç kere dinliyorsun, sıkılıyorsun, özellikle öyle tasarlanıyor ve sen zamanla sabırla dinlemediğin için bu sefer seni bu hale getiren kurgu, kendi kazdığı kuyuya düşüyor, sen onu dinle diye mecburen kısa, sığ, hızlı tüketime uygun üretiliyor. 
E bu durumda gerçekçi olayım; böyle birinden Yaşar Kemal, Tolstoy, Dostoyevski okumasını nasıl bekleyelim?
Bununla birlikte, O'na şunu söyleyebiliriz;
Okumazsa duygusal, bilişsel olarak gelişemez, zamanla duygusal çöküntüye uğrar, duygusal çöküntüsüyle hayatını kontrol edemez, yaşar ne yaşar ne yaşamaz, öyle göçer gider. Sanal, sahici olmayan mutluluk "sanrılarıyla" boğuşur durur.

Okuyan, gelişen, merak eden, araştıran insanın iç kontrolü, duygu yönetimi, öz duygu farkındalığı yüksek olur. 
Onay ihtiyacı, beğenilme ihtiyacı olmaz, depresyona girme ihtimali düşük olur.
Öz yeterlilik sahibi olur. Girişken olur, sosyal kaygısı olmaz, öğrenme eğilimi yüksek olur, başkasını suçlamaz, başkasıyla meşgul olmaz, başkasına bağlı olmaz, kaynağı kendidir. 

Disiplinler arası düşünür, araştırır, anlamaya çalışır. 

Her alanda bir şeyler bilmek ister, en az bir alanda uzmanlaşmaya yönelir. 
Hayatını böyle zenginleştirir. 

Bir şeyleri, işleri, sanatı, üretimi ve/veya  yardımı, katkıyı, faydayı vb başkası görsün, 
Övsün diye yapmaz, kendi için, dünya için, varolduğunun bilinciyle ve varlığının sürekliliği için yapar. 

Okumak ve sevmek. 

Tagore'nin dediği gibi;
Okuyarak öğreneceksin ama, severek anlayacaksın! Boş zaman yoktur, boşa geçen zaman vardır. 

Hayat bu şekilde anlam kazanır.
Ve o zaman, mutlu olduğumuz anlar çoğalır. Düşünmeye, anlamaya, anlamlandırmaya başlarız, anın tadına varmaya başlarız.

Mutluluk doğru ve güzel düşüncelerle düşünebilmeyi bilmektir.  Aristoteles
Aristo'ya teşekkür; "Düşünmek, doğru ve güzel düşünmek, bilmek..."

Hayat bir parça nakış işIemesine benzetiIebiIir. Hayatının iIk yarısındaki herkes işIemenin ön tarafını görür, ikinci yarısında ise tersini. İkincisi o kadar güzeI değiIdir, ama daha öğreticidir, çünkü ipIerin birbirine nasıI bağIandığını görmemizi sağIar. Arthur Schopenhauer 

Bilim ve bilgelik, insan ruhunu doğanın üstüne yükseltir.  S.Erıugena

Hayat, yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır. C.Pavese

Tercih meselesi. 
Hayatın kontrolünü ele almak senin elinde.
Hayatı "yaşamak" senin elinde.
"Yok" olmak mı?
"Var" olmak mı?

Sevgiyle, akılla, bilinçle...
Dilara Koç