29 Ekim 2017 Pazar

Mana


“Mana”
“İnsan”
“İyilik”
Nedir bunların anlamı?

Araştırmak, anlamak, aramak lazım mı?
Anlam arayışına girmek lazım mı?

Evet sevgili dostlar,
Artık bu konuyu yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Bu arada bir not; ben konuyla ilgili deneyimlerimin, aklımın, duygumun
söylediklerini, anladıklarımı, hissettiklerimi, düşündüklerimi
yazacağım, yazdığım her şeyin yüzde yüz doğru olduğuna dair bir iddiam
yok, hiçbir zaman olmadı, olmaz. Genel geçer doğrular olabilir, yaşama
dair bazı gerçek doğrular olabilir, bununla birlikte ben kendi
düşündüklerimi, kendi vardığım nokta hakkında sizlere ışık tutacağına,
bu paylaşımlarımla yaşamınıza sevgi, ışık, şifa akacağına inandığım
için yazıyorum.

Evet, bu konu hakkında da sizlerle bir nev’i beyin fırtınası yapacağız.
Her zaman olduğu gibi sohbet edeceğiz.

Eeveet mana?

Dünyanın geldiği noktada, “insanın” geldiği bugün ki noktada, asıl olayın;
“insanın” kaybettiği şeyin bizzat “kendisi” olduğunu düşünüyorum.
Yani bir arayış varsa, aradığımız şey “insan”
Yani “insan” “insanı” arıyor.
Sanırım “manayı bulmuş olana” “insan” demeliyiz.

Modernleşme sanırım “manayı”, “insanlığımızı” kaybetmemize neden olan şey.
Ya da yine aynı kök nedene geleceğim, yine “insan” “kendini” “manayı”
kaybetmemize neden olan şey.

Peki biraz kelimelerden ilerleyelim.

Hindu öğretisinde;
Kalbin bilgeliğine “manas” deniyor.
İlk insana da “manu”
“U” harfini sil “man” kalıyor, yani “insan”
 “vav” Vedud’un “vavı” desek
Yani “seven insan”

Kelimeler boşu boşuna olmamış
Lütfen okuyun, araştırın, iyi bakın, anlamaya çalışın.

“mani” “money” (okunuşu mani)
Bir anlamıda okunduğu gibi yazayım maanii, yani engel
“i” yi çıkar “man” “insan” kendini buluyor.

Yani engelleri biz koyuyoruz, buna modern hayatın istedikleri deyin,
çevreniz deyin, ihtiyaçlarınız deyin, modern hayatın hızı deyin, ne
derseniz deyin, asıl engel “kendiniz”.

Müslüman; “müslü” “man”
Selamete ermiş, barışa ermiş insan.

Aslında belki de, kaybettiğimizi aramak değil de, hatırlamamız lazım
diyebilir miyiz?
Çünkü niye? Zaten “ilk insan” “manu” “adem” “adam” zaten “seven” ve
“insan” olarak yaratılmamış mı?
Sevgi, barış yaradılışımızda var, öyle mi?

Peki birazda şu kelimelere bakalım;
İyilik
Mutluluk
Başarı
Para
Konfor
Bilim
Ben
Ve diğeri
Bir deyişle “el”
El, el ne der?

Mutluluk nedir?
“Mutluluk içimizde” diye klişe bulunan bir anlatım var.
Aslında ne kadar anlamlı. Biz hep dışarıdan kaynak arıyoruz, mutlu
olmak için dışarıdan kaynaklara ihtiyaç duyuyoruz, mutluluğu dışarıda
arıyoruz.
Param var, daha fazla para,
Başarılıyım, daha da başarılı olmalıyım, ya da başarılı olmam şart
diyoruz, öyle mi ki sizce?
“Her şeyin en iyisi, en güzeli, en fazlasına sahip olmalıyım” bakış açısındayız.

Peki, hayat bu mu, yaşam böyle bir pazarlama hali mi, kendimizi,
yaptıklarımızı, buna ihtiyacımız var mı?
Bu konfor içinde olmamız şart mı? Ve bu konfor her zaman böyle mi kalıyor?
Yani her an başarılı, her an güzel, her an çok zengin olabiliyor muyuz?

Peki, hayatta bu pazarlamanın içinde yolumuzu kaybederiz, farkında mıyız?
Konfor içinde çürüdüğümüzün, modern hayatın hızına yetişmek için
sürekli durmadan yol almaya, mücadele etmeye çalışıtğımızın farkında
mıyız?
Peki, arıza çıkaran bir şey olmadığında, rutinde her şey yolunda
olduğunda, hep, yaşam boyu mutlu olacağımızı sanıyoruz, farkında
mıyız?
Peki, bu yolda ilerlerken, “kendimizde” olmadığımızı, hep “dışarıda”,
“dış dünyada” olduğumuzun, yavaş yavaş iflas edip, geriye doğru
gittiğimizin farkında mıyız?

Bir kelime daha;
“Hakikat”

Hakikat bu mu? Biz aslında, bu konforun içinde, “hakikate” değil,
“yola” inanmış olmuyor muyuz?

Bu araya bir öneri gireyim, aklımın yettiğince;

Edebiyat, sanat, irfan, felsefe bunların yerini tutsa, acaba “manaya”,
“hakikate” doğru ilerlememiz daha olası değil mi?
Edebiyatta, sanatta, felsefede; soru sorma, çalışma, pratik yapma,
irdeleme, anlamaya çalışma, deneyimin önemi, sevgi, saygı, güven,
iyilik, güzellik, estetik var sanki, ne dersiniz, öyle değil mi?

Peki, tüm bunları fark etmek, gerçeğin, hakikatin, mananın ne olduğunu
anlamaya çalışmak, fark etmeye başlamak çok önemli, öyle değil mi?

Tabii bununla birlikte farketmeye başlamak acılı bir süreç, bunu
bilelim ve şunu da bilelim “gerekli”.
Evet peki, neyi fark etmekten bahsediyoruz? Konuşalım.

Hayatı bir bütün olarak kabul etmek gerek.
Yaşamda neşe de var, hüzün de, acı da…

Modern yaşam, modern meslekler örneğin, hakikatle insan arasına perde koyuyor.
Ne yapıyoruz? Neşeyi kabul ediyoruz, konforda neşeyle kalmayı kabul ediyoruz.
Aklımızın konfor arayışı var, konformizm hakikat arayışına “mani” oluyor.
Hüznü, acıyı hastalık görüyoruz. Sıkıntıyı, sorunu, başarısızlığı,
ayrılığı vb hastalık, kötü, olmaması gereken bir şey olarak görüyoruz.
Antidepresanlar, ağrı kesiciler dünyasında yaşıyoruz, ilaçlar
kullanarak acıyı yaşayıp, sürecinde suya akıp gitmesine engel
oluyoruz, aksine ilaçlarla acıyı içimize gömüyoruz, acıyı daha da
güçlendiriyoruz, hatta normal olan acıyı, a-normal hale getirmiş,
sağlıksız hale getirmiş oluyoruz ve acıyı kalıcı kılıyoruz.

Ne kadar güçlü, ne kadar akıllı vb olursanız olun acı çekersiniz.
Yaşamda hoşa giden şeylerde var, hoşa gitmeyen şeyler de var. “Acının”
varlığını kabul etmek işi bir nebze kolaylaştırır. İllaki zordur,
bununla birlikte kabul etmek biraz daha süreci hafifletebilir.
Acıyla baş etmeye çalışmaya, savaşmaya da gerek yok, acıyla yüzleşmek,
bundan kurtulmaya çalışmak değil onun varlığını kabul etmek gerek.
Tabii bu demek değildir ki, hiçbir şey yapma, otur acıyı çek, derbeder
ol, anlamında değil. Fark et, dikkat et, yaşamda tehdit olan şeylere
daha fazla dikkat et.

Mana arayışında, yaşamın anlamının arayışında “iyilik”
“İyilik”
Biraz da bu konu üzerinde konuşalım.
Yardımlaşma, işbirliği içinde olma.
Yaşamda “ben” ve “benden başka diğer insanların, canlıların” da var
olduğunu ve diğer insanlardan/canlılardan ayrı olmadığını ve herkesin
aslında yaşamda birbirine bağlılığını bilmek gerekli. Bunun yaşamın
tam da gerçeği olduğunu, “senin meselenin” sadece “sen” olmaması
gerektiğini bilmek gerekir.

Bir parantez açalım.
(Peki, başkaları derken, şununla da karıştırmamak gerek;
Katılımcı, paylaşımcı, işbirliği içinde olmalıyız evet.
Bununla birlikte; bu başkalarının her dediğini kabul etmek, her dediği
doğrudur demek anlamına da gelmiyor. Ve bir de sıkça yaptığımız, olayı
“ben”den tam tersine çevirip “sadece başkaları” içinde yaşamımıza yön
vermemiz demek değil, demek istediğim. Bizler başkalarının söylediğine
o kadar önem veriyoruz ve o kadar onların sözüyle, onların kararıyla,
onların beğenisi için hareket ediyoruz ki. “El ne der? Ele güne
karşı.” “O ne derse doğrudur, hoca ne derse doğrudur” “Onlar için
yapıyorum.” Çok sık kullandığımız cümleler ve yaşama bakış halleri.
Sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, araştırmadan, körü körüne.
Bahsettiğim bu değil. Bahsettiğim “ben”cil, sadece “ben” odaklı bir
hal değil, iyilik, sevgi odaklı, işbirlikli, paylaşımcı, katılımcı bir
yaşam hali.

“Ben” olayını, yukarıda konuştuk, içine bakmak, kendi aklını dinlemek,
aklını geliştirmek, deneyimini geliştirmek, tekamül sürecinde
ilerleyebilmek için yapılanları yapmak ayrı bir olay. Daha doğrusu
ikisi bir bütün. “Sen” tekamül sürecinde ilerlerken, “kendinin” bu
sürecini başkalarının tekamül sürecine katkı için paylaşmak,
işbirlikçi olmak gibi. )

İyilik konusuna biraz daha devam edelim.

İyilik nedir? Göreceli midir?
Bir kötülük yapmak isteyene yardım ederek ona iyilik yapmış oluyoruz. ?

Burada acaba “niyete” mi bakmak lazım. Kalpte iyi bir niyet varsa,
niyet iyileştirmek, sağlık için, şifa için, huzur için gibi “iyi”
niyetse sanki bu koşulda asıl “iyilik” dediğimiz şeyden bahsediyoruz,
ne dersiniz?

Geçmişte başıma gelen bir olaydan bahsedeyim.
Tek, kendi evimde olduğum bir dönem, annemlerde karşı dairemde oturuyor.
Apartmanın asansöründe aidat borç listesini asmışlar, babam ve benim
adımı içeren bir yazıda da borcu olanlar şu şu tarihe kadar borcunu
ödemezse avukata, mahkemeye verilecektir yazıyor.
Asansöre her binen bu yazıyı okuyor, herkes, her komşu kendine göre
yorum yapıyor.
İşte “insanın”,  modern dünyada “geldiği hale” harika bir örnek.

***Dünyadan “şu an ki insanı” çıkar, dünya “cennet”.
“İnsandan” başka hiçbir canlıda dünyayı, doğayı bozma, yıkma, yok
etme, kötülük etme gibi gibi bir yaradılış yok.
Dünyayı cehenneme çevirme potansiyeli olan tek canlı “insan”.

 Bu örnek olayda;
O yazıyı yazan, o yazıyı okuyan, yönetici, komşu, misafir kişilerden
en az bir kişisi
Bana ve/veya babama
Bir derdin mi var? Hayırdır, neyiniz var, neden ödemediniz, ödeyemediniz?
Komşuyuz, akrabayız vs gibi bir yaklaşımla geldiğini hatırlamıyorum.

Peki ya;
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
Modern hayat bunu değil, hiç sormadan, ilgilenmeden direkt avukata
vermeyi öğretiyor. Yani “mana”dan gittikçe uzaklaşmayı, “insan”
olmaktan gittikçe uzaklaşmayı öğretiyor. Dolayısıyla cenneti yaşama
olasılığından uzaklaştırıp, cehennemi yaşamamızı sağlıyor.

Aslında tabiatımızda olan, sevgi, iyilik, iyi niyet, biz tabii olanı
unuttuğumuz için, borç listesine o notu düşüyoruz ve borç listesine
yapıcı olmayan yorumları yapıyoruz.
İyilik yapmak doğal, doğalımızda var.

Bir de şöyle bir durum var, rakip görmediğimiz zaman iyilik etmekte,
el uzatmakta bonkör oluyoruz.
Zaten rakip değiliz ki, biriz, birbirimize bağlıyız.

Neler yapıyoruz?
Bilgi, para, sevgi paylaşmıyoruz. Özel yaşamda da, iş yaşamında da.
Rakip görmüyosa, “hiç yoktan” “2 el” bir zahmet, lütfen uzanıyor.
Başkasının başarısı, mutluluğunu istemiyoruz.
Halbuki onun başarısı, mutluluğu sana da yansır bilmiyoruz, fark
etmiyoruz, çünkü “ben”de kalıyoruz, “biz” ya da “ben ve sen”
diyemiyoruz.

Bir de iyilik, iyi niyet yayılan ve sevgi yayan, sağlık yayan bir şey.

Evet peki, iyilik? Devam edelim.

“Edepsize haddini bildirmek, yoksula hırka giydirmek gibidir.”
Yani farklı deyişle yanlışı belirt, anlat, söyle, iyileştirmek,
doğruyu buldurmak için bu bir iyiliktir diyebiliriz sanki, öyle değil
mi?
Ama tabii niyet  her halikarda halis olmalı.

Niyet.

“Kendi”, “özgün varoluşunu” bulup, ona uygun yaşayınca yapılanlar hep
iyi oluyor aslında.

Bir bakışla, yine kendini düşünerek de iyi niyetle düşünüp,
davranabiliriz, nasıl mı? Neden mi?
Kendi tekamülüne destek olması için.
Samimiyetle, bu kişiden bir şey öğrenir miyim, tekamülüme desteği olur
mu? Sorularıyla yaklaştığınızda, daha iyi dinleyici, anlamaya çalışan,
işbirlikçi, yapıcı olabiliyoruz.
“Nefs perdemi” aralayıp, “manaya” yaklaşmama destek olur mu? diye bakarsak yol
alırız yaşamda.

Yaşamda bazı şeyler tartışmasız aslında.
Neyi tartışıyoruz? Cömertlik örneğin, ihtiyacı olana yardım etmek örneğin.
Konformist iyilik de var bir de modern yaşamda.
Kedileri, hayvanları seviyor, insanları sevmiyor.
Ya da koşullar kendisi içinde iyiyse, çıkar içinse de iyilik yapıyor.

Her koşulda, “zor” olanla karşılaştığımızda da, aynı iyilik haline
sahipsek asıl iyilikten bahsedebiliriz.
Kediye, hayvanlara, yoksula, komşuya, yolda kalmışa, başarılı kişinin
başarısına, iyi şeyler üretene ... iyi niyetle, sevgiyle destek
oluyorsak “manaya” “özümüze” “insanlığımıza” yaklaşıyoruz.

Belki bir küçük parantez lazım buraya;
Burayı çok önemli buluyorum.
Bugün ailelerde, dünyada bunu çok yaygın izliyoruz, yaşıyoruz.
***
“Birinin yoksulluğu, bir başkasının kendi üzerine düşen, kendindekini
paylaşmamasından kaynaklanır.”
Buyrun bakalım düşünün, burayı iyi düşünün.

Dünyada herkese yetecek kadar madenler, su, deniz, hava, orman, doğal
kaynak diyeyim özetle, maddi manevi zenginlik mevcut, dünya öyle var
olmuş ki.
Doğa, dünya adalet üzerine kurulu bir düzene sahip.
Bugüne, modern yaşama gelelim;
Toplumsal dolaşım, adalet üzerine tesis edilmemiş.
Zenginlik ayıp günah değildir. Tamam. Buna itiraz yok.
Ama ama ama “Çok zenginlik sorgulanması gereken bir şeydir.”
Ne dedik yukarıda;
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”

Yaşamda boşluk gibi bir şey yok aslında, varlık var, var olma var.
Var olma ve varlıklı olma var. Herkes için.
Sen kardeşlerin sıkıntıdayken büyük zenginlik, çokça kişiye yetecek
zenginliği sadece min 3-4 kişi olan belki tek kişi olan kendin ve/veya
çekirdek ailen için kullanıyorsan, bu doğru değil, bu doğaya,
varoluşa, gerçek, hakikate, manaya, insana uygun bir şey değil.

Peki acaba insan sanki hiç ölmeyeceğini mi düşünüyor, bu duygu mu onu
bunlara itiyor?
Ölüm
Modernlik, insanı ölümsüz olduğuna mı inandırıyor?
Ölümsüzlük duygusu, konfor arayışına, sahip olduklarımızı sürekli arttırmak ve
biriktirmek arzusuna itiyor bizi.

Ve bir de endişe, kaygı getiriyor. Sürekli bir geçmişle ve gelecekle
yaşam hali getiriyor bize.
Fakir olabilirim diye biriktiriyoruz.
Yemediğimizi dolapta saklıyoruz.
Endişe, geleceğe dair olumsuz düşüncelerle yaşıyoruz.
Sizin olmayan, elinizde, hükmünüzde olmayan bir şey için, gelecek gelmemiş bir
şey için gelmiş gibi endişelenmek.

Buraya kısa bir çözüm önerisi gireyim;

Bütün dinlerdeki ibadetlerde var, ibadetin özü nedir? Dur, o ana odaklan
Bunu sanat yaparken, yazarken de yaparız.
Çocuklar oyun oynarken yaparlar.
Eve hep geçikir çocuk.
Çünkü oyun oynarken akıştadır, ölüm endişesi, gelecek kaygısı yoktur.

Buraya da bir parantez gireyim;

Akış denen hadiseye de, anda olmayı da kolaylaştıran şey “deneyimdir”.
Akış denen, zihin durumunun birinci kuralı “deneyimdir”.
Bir adanmışlık ve o konuya yatırılmış bir zaman gerekiyor, pratik
yapmak, çalışmak gerekiyor.
Bir de duygu hissetmek, iç sesi, iç düşünceyi değil, hisleri, iç hisleri
dinlemek gerek.
Hüznü, kaygıyı da, neşeyi de, hepsi lazım.
Bunlar olacak ki; kitaplar, resimler, müzik olacak ve dolayısıyla
yaşamın ahengi olacak.

Peki ne yapmalı?

Tüm bunların en önemli çözümleri;
Yukarıda da konuştuk. Sorunun içinde cevabı, çözümü de mevcut.

Sorun “insan” ken cevap, çözüm de “insan”
Ne dedik?
“İnsan insanı kaybetmiş, insanı tekrar bulmalı.”
Değil ise herkes için cennete kavuşmak, cennette yaşamak varken,
cehennemi yaşarız.

Ölümlüyüz bilmek, fark etmek, anlamı aramak, manaya ulaşmaya çalışmak
ve bunu yaparken de; “ana” odaklanmak.

Ölümle aramızdaki ilişki, anlam arayışına açılan kapı, bunu görmek, anlamak.

Modern hayatın hızlanması, insanların iyiliğe açılan kapılarını kapatıyor.
Bu kapının kapatılmasına engel olmaya çalışmak, durarak, sanatla,
ibadetle, edebiyatla…

Bilimden de, kadim bilgilerden de yararlanmak…
Halk bilgeliğinden, insanlık tecrübelerinden yararlanmak.

Sorgulayarak, anlamaya, bulmaya çalışarak.

Ve şunu bilmeliyiz ki, ulaştığımız sonuçların çoğu pratik modern yaşamda tam
karşılığını bulmayabilir, kolay değil, yine de devam etmeli “insan”,
“insan”lığına kavuşmak için.

Uzun lafın kısası dostlar;
Doğu sözlerini sosyal medyada paylaşıyoruz ya, kaç beğeni aldık diye
girip girip tekrar tekrar bakıyoruz, görükçe kopyalayıp yapıştırıp
paylaşıyoruz.
Bu sözleri yine paylaşalım, ama aslolan bu sözleri anlamaya, manaya,
insanlığımıza ulaşmak için özümseyelim. Yaşamımıza bu anlamı, manayı
yansıtalım, yaşamımızda “manayı” arayalım, bulmaya, manaya yaklaşmaya
çalışalım.

Ve dolayısıyla kaybettiğimiz, “insanı”, “insanlığımızı” bulalım.
“İnsan” olarak, cenneti yaşayalım.

O vakit alışveriş merkezleri, banka dolu, bina dolu bir dünya yerine,
koşan ve nereye vardığını anlamayan, hızlı olup sonuçta ne elde
ettiğini anlamayanlar olmak yerine,
boşluk hissinde olmak yerine, saf sevgi, aşk dolu bir cennette
“insanlığımızın” tadına vararak, büyük ve kutsal bir varlık
olduğumuzdaki manayı anlarız.

İşte ara ara cümlelerimde geçirdiğim gibi;
“Manayı” anladığın gün…

Sevgiyle, aşk ile…

31 Ağustos 2017 Perşembe

Gül düşün gülistan ol

Eveeet sevgili dostlar,
Bu yazımda her bireyin, ailelerin, ekiplerin, toplumların hayatını direkt etkilediğini düşündüğüm, hayatı cehenneme ya da cennete çevirebilecek ve her insanda var olan bir "güçten" bahsedeceğim, "düşünce gücü".
Gelin biz "pozitif/olumlu düşünce gücü" diyelim.

Öncelikle bir not; yazımda konuyu pekişterecek bazı alt başlıklarım olacak, bu alt başlıkları kısa kısa, öz bir şekilde yazıp geçeceğim, sizde bir ışık yaksın, fikir versin yeter diye düşünüyorum.

Bu alt başlıklar, düşünce gücü konusunu pekiştirecek konular, bunlara değinerek ana konumuz ile ilgili daha etkin ve verimli sohbet edeceğiz.

Evet, konumuza "plasebo etkisinden" bahsederek başlayalım.

Nedir "plasebo etkisi"?
Bir insan, hiç bir rahatsızlığı olmadan kendini hastalandırabilir mi? Peki ya aslında hiç bir etkisi olmayan ilaç görünümlü vitaminlerle kendini iyileştirebilir mi? Evet! Bunların hepsi plasebo etkisiyle olası.
Plasebo etkisi; kişinin aldığı ilaç (ilaç yerine verilen etkisiz ilaç) hakkında kendini iyileştireceği yönünde düşüncesi, bu inancına paralel fiziksel veya psikolojik iyileşmesidir. Bir bakıma, bireyin kendini iyileşeceğine inandırmasıdır. Alınan ilacın hiçbir etkisi olmasa bile kişi inandığı için meydana gelen hem fiziksel hem psikolojik olarak iyileşmesidir.

Şöyle de anlatmaya çalışayım;
kişinin hastalığı yoksa ve/veya hastalık takıntısı varsa örneğin şeker ver iyileşeceğine inandır, iyileşir.
Gerçekten hasta ise hekimin verdiği tedaviyle, ilaç ile yine iyileşeceğinin garanti olduğuna ikna et, inandır, yine iyileşir.

Düşüncesindeki immün sistemini etkileyen, iyileşmesine engel olan psikolojik, ruhsal blokajları kaldırmış oluyorsun.
(Bir çeşit olumlu düşünce gücü)

Burada tabii şuna çok dikkat etmek lazım.
Bir durum, sorun var diyelim; durum, sorun nevrotik  mi psikotik mi?
Yaşanılan sorunun, temelinde yatan biyolojik faktörlere bakmak lazım.
Tiroidi mi var, vitamin ya da mineral eksikliği mi var? gibi.

Nevrotik kişi günlük stresi, sıkıntıyı, hayattan beklentilerini alamadığının, takıntılarının, negatif halinin farkındadır ve yardıma açıktır, psikolojik ya da psikiyatrik destek alır, minimum akılcı, bilge, sevgi odaklı ve iyi niyetli bir dostu varsa paylaşır, fikir alışverişi yapar vs.
Psikolojik ise farklı tedaviler uygulamak lazım.
Bir de takıntılı kişiler vardır. Günümüzde 3 kişiden neredeyse 2 sinde en az bir takıntı oluyor.
Takıntılı, depresyona meyilli insanlar ölüm, iflas vb sorunlara karşı direnci düşük olabiliyor. gibi gibi.

Uzmanlardan, hekimlerden yardım almak gereken durumlarda da, gerekmeyen durumlarda da tüm yaşamımız içinde, sağlığımız başta olmak üzere, özel ve iş hayatımızı direkt etkileyen bir faktör düşüncelerimiz!

Tüm hastalıklarda stres ana sebeplerden bir tanesidir. Bunu tüm hekimler, uzmanlar söyler.
Olumsuz düşünce, stres vücudun savunma mekanizmasına blokaj yapar ve hastalıklara engel olamaz.

Düşüncelerinize yön verebiliyorsanız,
duygularınızı yönetebiliyorsanız işiniz tüm hayati konularda ciddi boyutta kolaylaşıyor.

Bu olaya kızdım, daha fazla kızmayacağım.
Şu kişinin yaptıklarına şimdiye kadar anlayış gösterdim, zarar görüyorum, kişiyle arama mesafe koyup, sonunda ölüm yok, konuyu da kapatacağım.

Şöyle düşünün; ne kaybedersiniz?  Olumlu düşünerek en azından kendinizi daha iyi hissedersiniz.
Ruhsal ve fiziksel sağlık açısından, kendiniz için çok faydalı bir şey yapmış olacaksınız.

Bakış açısı.
Bakış açımız çok önemli.
Bakış açımızı, akılcı ve sevgi odaklı yönlendirirsek, hayatımız, çevremizin hayatı, dünya değişir. O derece etkili ve önemli.

Tabii şöyle de bir şey var. Sadece olumlu düşünmek tek başına yetmez, olumlu düşünüp hem de konuyla ilgili yapılması gerekenleri yapmak gerekiyor.

Ne demiş Aldous Huxley "Oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur."

İnsan psikolojisi özünde, yaşadığı olumsuzluklarla başa çıkmak için gereken savunma sistemlerine sahip.
Gelin bu gücü hayata geçirelim.
Bununla ilgili donanımlarımızı arttıralım.

Sadece kendimiz için yetmez, en az bir kişinin, en az bir başka hayata da dokunarak fark yaratalım. Olumluyu yayalım.

Babamın üniversitede matematik öğretmeni olduğundan sanırım, bu branşı inceleme, özünü anlamaya çalışma halim oldu. Öncelikle şunu söyleyeyim, matematik hayatın tam da içinde.
Babamın matematikteki alanı topoloji idi, çok küçük özetle uzay geometrisi. Ve çok küçük bir özetle incelemelerimden şu mesajı aldım; artı ile eksiyi topladığınızda hangi rakam büyükse o kazanır.
Yani? 😉
Hayatta negatifler çoksa hayatınızda negatiflik kazanır, hayatınız ağırlıklı negatif olur, pozitifler çoksa hayatınızda pozitifler kazanır ve hayatınız ağırlıklı pozitif olur. Nasıl? Ne dersiniz?

Şimdi ne yapmak lazım, nasıl yapıp yaşamımızdaki "olumlu" "şey" oranını, artı oranını yükseltebiliriz?

İnsan sürekli kendiyle konuşur, farkında olun olmayın bunu yaparsınız. İç sesimiz var ve iç sesimiz bizi sürekli eleştirir, ilginçtir ki bunu hayatta kalmak için yapar.
Bizi risklerden, değişikliklerden, bilinmeyenden korumak için yapar. Yapamazsın, edemezsin, başaramazsın der. Sizi tutar, engeller.
Bu arada ek bir not; iç ses her zaman olumsuz konuşacak diyede bir şey yok, iç ses nihayetinde yaşadıklarımızdan, deneyimlerimizden, gördüklerimizden yola çıkıyor, yine de korumak amaçlı negatif söylenme olasılığı yüksek.

Örneğin; ben uzun yıllardır insan kaynakları alanında çalışıyorum, çok karşılaştığım bir olay; iş görüşmesine girecek üç kişiden en az biri ya kabul edilmezsem söylemindedir.

Olumsuz iç sesi yönetmek için önerim; olumsuz cümleleri olumluya çevirmeyi deneyin.
Yukarıdaki örnek için; cümleyi olumluya çevirelim birlikte; "herkes kadar şansım var."
"Kabul edilmem için neler mümkün"
"Dünyanın sonu değil"
Nasıl?
Siz daha olay olmadan, gerçekleşmeden olumsuz düşüncenizle olayı gerçekleştiriyorsunuz, kendini gerçekleştiren kehanet işe kabul edilmiyorsunuz.
Bu tabii şu da demek değil, işe alındım dediniz ve bu yeterli, işe alındınız değil. Pozisyonun gerektirdiği eğitimi almışsınız, donanımınız, deneyiminiz asgari oranda pozisyonun ihtiyacını karşılıyor ve diğer adayların önüne geçebilecek bir özgeçmiş, iletişim vb haliniz var olmalı ve ek olarak olumlu, akılcı düşünmeniz gerekli. Gibi.

Düşüncenizi, duygunuzu yönetmenin çok basit bir yöntemi var.
Oyun gibi düşünün; "hiç bir olumsuz kelime kullanmadan bunu nasıl olumlu cümle haline getirebilirim?" diye sorun.
Ve her olumsuz cümleyi olumlu cümleye çevirin. Bunu yapa yapa bir bakmışsınız cümleleriniz olumlu, duygunuz, düşünceniz olumlu, yaşamınızdaki her şeyi olumlu hale getirecek davranışları, gereklilikleri yapmaya başlıyorsunuz ve yaşamınıza ciddi olumlu gelişmeler akmaya başlıyor.

Birkaç basit ama çok etkili önerim ise;
Dedikodu yapılan, sürekli şikayet eden, negatif insanların olduğu ortamlardan ve  bu tarz insanlardan uzak durmak şart.
Sürekli eleştiren, eleştiri olan ortam ve kişilerden, sürekli dert sıkıntı konuşulan ortamlardan uzak durmak önemli.
Bunlar eksileri, negatifi yayar. Şu demek değil, hasta yakınının yanında ol tabii, ölümde dostuna destek ol, arkadaşının derdini dinle... Demek istediğim sürekli sürekli, tekrar eden şekilde, çözümsüz ve akılsız bir yaklaşımla, aşırı olumsuz hallerden ve bu halde olan kişilerden uzak durmalı. Birde tabii çok çok önemli, cahilden, cehaletten.

Yine olumlu düşünebilmek için altını doldurmak lazım.
Bilgi edinmek, okumak, araştırmak, incelemek, gözlemlemek çok önemli. Yaşamı, doğayı, bilimi, tarihi vb.
Bilgili kişinin, bilge kişinin negatif düşünme, yaşamını olumsuza yönlendirme olasılığı ya çok düşüktür ya yoktur.

Olay şu aslında, bakış açısı şu;
"Olayların lehimize çevrileceği ya da daha hafif atlatma yollarını bulmak lazım."
Her şey güllük gülistan anlamında değil.
Yaşamda iniş çıkışlar elbetteki var. Tek düze olsa zaten iyinin, iyiliğin anlamını, önemini anlarmıydık ki?

Dilek, dualarımızı bile olumlu kelime içerecek şekilde yapmamız doğrusu.
Hiç bir sıkıntı yok diyelim, Allah sabır versin diyoruz. "Yani bir sıkıntı olsun da o sıkıntının sabrını versin." dilemiş oluyoruz.
"Allah'ım bu sınavdan başarısız olmayayım." yerine "Allah'ım bu sınavımda başarılı olayım." demenin kendinizde uyandırdığı hissi bir dinleyin, olumlu kelimelerle edilen duanın enerjisi çok daha farklı olur ve doğrusu odur.

Örneğin;
Savaşa hayır yerine, barışa evet
Vahşet yeter yerine, iyilikler güzelliklere hoşgeldin dersek enerjetik anlamda da, psikolojik anlamda da, gerçekleşmesi anlamında da hem daha güçlü, hem daha sağlıklı, hem ruhsal anlamda pozitif etkili bir enerji yaymış oluyoruz.

Çok kritik bir not ile yazımın sonuna yaklaşıyorum.
"Pozitif/olumlu düşünce gücümüzü" kullanarak kendimizden, yakınımızdan başlayarak, yayıla yayıla dünyayı değiştirebiliriz. !!!!!
Evet doğru! Bugün dünya güçleri kitleleri kontrol altına almak için bu güçten çokça yararlanıyorlar. Psikolojik oyunlarla ve bunu  gibi birçok teknikle düşünceleri etki altına alıp toplumları istedikleri gibi yönetiyorlar.
Aynı güç her insanda varsa, neden bu gücü korunmak, iyi olmak, yaşamımızı, hatta dünyayı kurtarmak için kullanmayalım.

Duyguların, düşüncelerin olumlu olması sağlıktır, sağlıklı zihinler, ruhlar, kalpler yaratıcı olur, hayalleri zengin, renkli olur, hayallerini yaratırlar, yarattıkları iyi olur, mucize olur, ışık olur, başarı olur, barış olur, birlik olur, iyilik olur. Bilim olur. !!!!!

"Her şey sonunda iyi olacaktır. Eğer iyi değilse, henüz sonu gelmemiş demektir." John Lennon

Bir özet toparlama yapalım;
Plasebo etkisi
Araştır, oku, bilim, bilgi
Matematik ve hayat
Dua ve dilekler
Sağlık
Akıl
Sevgi
Bakış açısı
Başka insanlara fayda
Ve bunları yayma
Olumlu düşün
Altını doldur, bir şeyler yap
Aklını kullan
İyiyi hayal et
İyiyi düşün
Kendini
Hayatını
Çevrenin hayatını
Dünyayı değiştir
Güç
Olumlu düşüncenin müthiş gücü

“En büyük işler, büyük hɑyɑl sɑhipleri tɑrɑfındɑn bɑşɑrılmıştır.” George William Russell

"Hayal edebilirseniz yapabilirsiniz. Her şeyin bir fareyle başladığını hiç aklınızdan çıkarmayın." Walt Disney

Mevlana noktayı koymuş.
Yazıma da noktayı koysun.

"Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geriye kalan et ve kemiksin
Gül düşünür gülistan olursun
Diken düşünür dikenlik olursun." Mevlana

Nokta.
Dilara Koç Ağustos 2017

10 Haziran 2017 Cumartesi

An (Bence hayati bir konu)



An
(Bence hayati bir konu)

Değerli dostlar,

Hayati önem taşıyan bir konudan tahminen birkaç yazıda bahsediyor olacağım.
Tek yazıya sığmayabilir gibi hissediyorum şu an. 

Tüm sorunların (bizim sorun dediğimiz, sorun olarak kabul ettiğimiz), tüm endişe ve korkuların, stresin, psikolojik gel-gitlerin vb negatif konuların diyeyim özetle çözümü diyebiliriz. (Bir 2. konu daha "an" konusuna ek olarak ondan da başka bir yazıda bahsedeceğim. 2 ana konu. Yaşamın çözümü, akışı, huzuru bence bu 2 konuda.)

Ufak ufak konuya girelim. 
Konuyu anlaşılır anlatmaya çalışacağım. 
Üzüldüğünüz, içinizde ukte kalan konularınız,  canınızı acıtmış olan geçmişte yaşadığınız konularınızı düşünmeye, onlara üzülmeye, canınızı acıtmasına izin vermeye "şu an" hala devam mı ediyorsunuz? 
Geçmiş (miş), gitmiş (miş), bitti (di) gitti (di) dediğiniz konu geçmemiş, gitmemiş hala sizinle mi? 
Peki şu an ne yapıyorsunuz? İştesiniz, bir arkadaşınızla sohbettesiniz, çocuğunuza yemek yediriyorsunuz, bir düğündesiniz vb vb. Aslında hiç birinde değilsiniz, yaşadığınız geçmiş olayın içindesiniz, akamamışsınız, orada kalmışsınız. 
Geçmişteki o konunun zihninizden çıkmasının size göre bir çözüm yolu varsa yaptınız mı? O konuyla yüzleşmek, konuyu kabul etmek, konuyla ilgili ne bilim konuya bağlı olarak ilgili kişilerden özür dilemek ve/veya ilgili kişilerle kendilerine kırıldığınızı paylaşmak... Aslında olması gereken bunları "o an" yapmanız, yapmadınız peki şu an yapın, çözüm oldu olmadı. Bırakın. Geçmişteki o konudan kurtulmanın bir çözüm yolu var mı? Var. Adı üstünde geçmiş. Olay, konu "geçmişteki o anda" yaşandı ve bitti ve yeni ana geçtik. Bırakın. 
Bırakmadığınız durumdaki bu ruh hali, düşünce halinizle "şu an" düğünün tadını alıyor musunuz? İçtiğiniz kahveden bir şey anlıyor musunuz? Bir sınava girdiniz diyelim soruları okuyup anlayabiliyor musunuz? İşinizi doğru düzgün yapabiliyor musunuz? Çocuğunuza yemeği sevgiyle mi yoksa geçmişin üzerinizde bıraktığı üzüntüyle belkş sabırsızca, kızarak mı yediriyorsunuz?
Ne oldu? Ne geçmişi çözdünüz, ne anın hakkını verdiniz, ne de bir "an"lamı oldu, hiç bir şekilde iyi olamadınız. 

Gelelim geleceğe. Aynılarını gelecek için düşünün. Bir eviniz var, ama siz daha büyük bir ev istiyor ve hayal ediyorsunuz. Sırf bu yüzden şu an oturduğunuz evin boyası akmış boyamıyor boyatmıyorsunuz, mutfak küflenmiş geçici şalap şap çözümlerle küften kökten kurtulmuyorsunuz. Yarın işiniz var bir gezmeye gittiniz 1-2 saat oturup kalkacaksınız. O 1-2 saat boyunca sabah erken kalkıp işe gideceğinizi düşünüp duruyorsunuz. Zayıfsınız, sağlıklı bir kilodasınız diyelim çok sevdiğiniz bir tatlı ikram edildi bir orta büyüklükte yemenin hiç bir zararı yok, bir parça bile alsam en az 3 kilo alırım gibi bir düşünce ile ikramı kabul etmiyorsunuz. Başınız ağrıyor, doktora gitmeden ve/veya biraz su içeyim, bir şeyler atıştırayım, uyuyım, ağrı süresi uzadı doktora gitmeden teşhis koydunuz kesin beyin kanaması geçirip ölcem diyorsunuz. Bu yüzden işe gidemediniz, kimseyle görüşmüyorsunuz vb vb. Özetle olmamış bir şeyler için yargılamalarla, yarattığınız düşüncelerle anda sahip olduklarınızın, anınızın değerini hiçe saymış oluyorsunuz. 

Bu ve bu gibi duygu, düşünce ve davranışlarla şimdiki anı karanlığa gömüp, kendinize, sırtınıza, ruhunuza yük, negatif enerji, sıkıntı yaratmış oluyorsunuz. 

Halbuki sağlıklı olan huzuru, sevinci, neşeyi yaşamaya odaklanmak, anda bir sorun varsa anda çözmeye çalışmak ve anda yaşayıp bırakmak, sonrasında sonraki ana akmak...

Olanı kabul etmek müthiş bir ferahlık ve huzur içerir. Bunu yaşamaya devam ettikçe, "anın gücü" ile yaşamımıza, tüm anlarımıza pozitif akmaya başlar. "Anlam" çoğalır. Her şey "Nitelik", "önem" kazanır. Neşe çoğalır. 
Bu enerjetik, gayet bilimsel bir olaydır. 

"Anda olmakla" , "anı yaşamakla" koşulların, mekanların, insanların sizi mutlu etmelerini talep etmez, ihtiyaç duymazsınız. Geçmiş ve gelecekten bir beklentiniz olmaz ise "anın" mutluluğuna varırsınız. 
Alkol, uyuşturucu, antidepresan, alışveriş, televizyon gibi kısa vadeli rahatlatıcı araçlara ihtiyaç duymazsınız. 
Olanı kabul eder, olana direnmezseniz, olanı anda yaşarsanız, orada yaşayıp bırakıp yeni ana akarsınız. Bu şekilde yaşam mücadeleleriyle, zorluklarıyla daha kolay başa çıkabilirsiniz. 

Bu seferlik burada keselim. Bir başka yazı ile biraz daha konuyu pekiştirir, aynı zamanda da 2. önemli dediğim konuyuda işlemeye çalışırım. 

Bakalım konuyla ilgili neler söylenmiş, çok söz var, bazısını aldım ekledim. 

Buyrun;

‘’Bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı olabilmenin sırrı ne geçmişin yasını tutmakta, ne de gelecekle ilgili endişe duymakta. Sağlıklı olabilmenin sırrı bilgece ve farkında olarak anda yaşamakta.’’
Buda

En çok yaşamış olan uzun seneler yaşamış olan değil, hayatın manalarını en fazka anlamış olan insandır. J.J.Rousseau

Dünü ya da bugünü değil, anı yaşamalısınız. Çünkü şimdi olacaksa bir şey yarına kalmaz, yarına kalacaksa eğer bugün olmaz. W.Shakespeare

Geçmişin keşkeleri ve geleceğin endişeleri şu anımızı çalan iki hırsızdır. 
Üstün Dökmen

Asla geçmişte yaşama, daima geçmişten ders al. Mevlana


“Hayat ön provası yapılmamış bir tiyatro gösterisidir. Bu, alkışı olmayan tiyatronun perdesi kapanmadan; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, aşık olun… Hayatınızın her anını değerlendirin.” Charlie Chaplin

Sevgiyle, anın gücüyle dostlar. 

1 Haziran 2017 Perşembe

Çok yoğunum lafının dayanılmaz ağırlığı

"Çok Yoğunum" lafının bendeki dayanılmaz ağırlığı 🤔🙄😥😴😉

Ve en önemlisi "an" 
"Zamanı" bırak, "ana" bak. 
"İşim çok. Yetişemiyorum. Yoğunum sana dönemiyorum...."
Bu lafların, daha çok da "yoğunum" kelimesinin bende uyandırdığı derin acı. 😴😥🙄🤔
Dikkat ettim bende başka herkes ama herkes çok yoğun. Ama herkes. Evde işte okulda, büyük küçük çoluk çocuk genç herkes çok yoğun ve aynı zamanda çok sıkıntılı ve çok zor işleri. 
Dikkat ettim bir benim işim süt liman, sıfır sorun, birde feci kolay. 🙄
"Aaa tabii canım, Bakıyorum sosyal medyaya takılıyor, geziyor, tozuyor."
"Güzel kardeşim sosyal medyaya akşam, öğlen yenilen yemeğin resmini koyunca... Ha siz 7/24 çalışıyonuz yemek yemeden su bile içmeden peki ya tuvalet o da mı yok? vayhh canlarım. Artı hayatım yemeklerde ve molalarda geçmiyor tabii ki, paylaştıklarım işimin, özel hayatımın bir küçük parçası ki.😉" 
Örneğin bugün şu an Diyabakır'dayım yeni havaalanına girdim ve uçakta aksilik çıktı tahminen rötarsız minimum evde saat 01:00 de olacağım (gece) ertesi gün işe tekrar gideceğim. Bunu niye paylaşayım? Bu işimin sık sık yaşadığım bir olayı. Niye paylaşayım da yorgunluk, sıkkınlık, negatif yayayım? Niye? Neden? Niçin?
Yoğunsan yoğunluğun kafanda yarattığın sanal bir negatif enerji olmasın. Aklın var? Önceliklendirme? Zaman yönetimi? Peki ya "an" Geleceğim o konuya. 
Sadece mail yazarak, dizi izleyerek, lavabo hipolayarak da "yoğun" olabilirsiniz. Bu bir seçim olabilir mi?
"Size gelemeyiz, bugün temizlik yapacağım."  "İşte mesai yapmam şart." Şartsa yap, şartı değerlendirecek sensin. 
"Kafamı kaşıyacak vaktim yok." "Yoğunum" "işim çok zor."
Offff deliriyorum yeminlen, nasıl, anı kaçıran, anın değerini yitirten, yaşamın akışını engelleyen feci kötü  ve başarısız olan ve ne iş yapıyorsan eninde sonunda işini, yaşamını başarısız kılan bir mazeret. 
Sağlık sorunları dışında hiç bir ama hiç bir işin, konunun, olayın sıkıntılı, çözümsüz, zor ve yoğun olduğunu kabul etmiyorum.
Hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. Doğaya, insanın doğasına aykırı. Ben en azından tuvalet molamda annemi, çocukları ararım, bir sorarım. Hiç mi ayarlanamadım böyle yaparım.
Tuvaletimi yaparken annem annem olduğu için ayıp olmaz anlamaz bile hatta sağlığını sorarım, ihtiyacı varsa ya da benim konum neyse konuşurum kapatırım. Ayrıca evelallah aynı anda en az 2 iş yaparım. Kahve içerken rapor hazırlayabilirim, mail atabilirim, iş/özel konuşmamı yapabilirim. :) 

İşinizin sürekli ya da sık periodlarda yoğun, zor, çözümsüz sıkıntılarla dolu olduğunu düşünüyorsanız bunda büyük bir terslik vardır. Bu kısmı iyi düşünün, ciddi ve büyük bir terslik.
İş yapış şeklinizde, bakış açınızda, aklınızı kullanma şekli ve seviyesinde, psikolojide, işin kendinde...
Kişinin İllaki kendine, sevdiklerine, hobilerine... ayıracağı zaman vardır. 
Hayat... Kısa mı? Uzun mu? Her ne ise, kendine ve çevrene bunu zehir etmeye değer mi?
Ya da etmeyi tercih ediyorsan senin sorunun, lütfen benimle paylaşma.

Ha bir de başka zaman alıcılarında varsa benle hiç hiç hiç paylaşma. Ne gibi? Hırslar, dedikodu, kıskançlıklar gibi. 
Eve iş getirmek gibi. Hem işin kendini hem de işle ilgili söylenmeleri...
Aklın yok mu? Bu ayırımı yapamıyor musun? 
Çok kriz acil, kritik ayırımı yap, böyle olmadıkça işi işte bırak, iştede işine bak, işin odak noktasına konsantre ol, işini yap, yani işinin "anını" yaşa bak bakalım zaman mefhumun olacak mı? İş bitmiyor diye bir şey yaşayacak mısın? Kafanı kaşıyabilecek misin?😉
Boş zamanı, işten molası olmayan insan sağlıksız olur, depresif olur, parasıda olsa mutsuz olur.
"An"
İşte, özelde, çalışırken, eğlenirken "anı" yaşayan insanın en başta sahip olduğu şey sağlık, iç huzuru ve mutluluktur. 

"Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. "
Anton Çehov

"Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir." L.P. Smith

"Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. "
Irwin Edmam

"Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum."
Abraham Lincoln

"Anı" yaşamanın dayanılmaz hafifliğini niyet ediyorum herkese. Bir sonraki yazım "anı yaşamak" ile ilgili biraz daha sohbet edeceğimiz bir yazı olacak.
Aynı konuyla ilgili yazdığım bir başka yazının linkinide ekliyorum, lütfen onuda okuyun, tabii "yoğun" değilseniz. 😉😀
Sevgiyle dostlar